YUSUF (ANI)

Share

YUSUF (ANI)

“Burada dağlar her zaman yüksek olur, yollar her zaman tek yönlü… Burada baharlar çiçeksiz olmaz, kışlar karsız… Burada insanlar ya kötüdür ya da iyi, renkler ya siyahtır ya da beyaz… Tıpkı ölümle hayat gibi, tıpkı gerçekle hayal gibi, tıpkı sahte ile hakikat gibi…”

Bu satırları, boş bulduğum bir kâğıda not ederken, güneydoğunun en ücra köşelerinden birinde, öğretmenliğimin ikinci yılının başında idim. Ekim ayının yirmi biri, kışın da başları aynı zamanda.

İl merkezinden yetmiş kilometre uzaklıktaki bu ilçenin ötesi yok. Sarp dağlarının tek süsü, meşe ağaçları ile bembeyaz kar örtüsü olur altı ay. Diğer altı ay ise bin bir çeşit çiçeğin yüzlerce kuş çeşidi ile dans ettiği; sarı, mor, pembe renkli bayırların uzayıp gittiği dağlar, tabiatın en muhteşem oratoryosuna sahne olur.

İlçeye geldiğim ilk zamanlarda, daha ötelerde de insan yaşıyor mudur acaba, diye düşünmüştüm. O kadar kıvrımlı yolları ve dağları dönen patikaları aşınca böyle düşünüyor insan, ister istemez.

İlçeye doğru son kırk kilometre, dağları yara yara ilerleyen tek bir yol. Uzun, ince ve kıvrımlı bir yol. Özellikle kış aylarında kar veya heyelan nedeniyle herhangi bir yerde tıkanma olursa her şey biter. Bağlantılar kesilir… Köyleri derseniz, zaten altı ay çıkamayacağını bile bile orada yaşar insanlar. Kimi orayı çok sevdiği için, kimi nice hatıralarını bırakıp gitmek istemediği için, kimi de başka çaresi olmadığı için.

Burada yıllarca çalışacak, nice insanlar biriktirecek, nice dostlar edinecektim. Tatillerin, bayramların çoğunu geçirdiğim bu sarp yürekler bölgesinde torbalar dolusu hatıralar biriktirdiğimi yıllar sonra fark ettim. Yaş kırka merdiven dayayınca, hatıralar ortaya çıkmaya başlar. İhtiyarlığa doğru yol aldıkça, yavaş yavaş, benim en sadık yoldaşım olacak hatıralar, sanırım.

Boş bir kâğıda kırmızı dolma kalemle yukarıdaki notları düştüğümün birkaç gün öncesi veya sonrasında idi. Sınıfta kendimi derse kaptırmış öğrencilerle heyecanlı bir etkinlik yapıyordum. Birden sınıfın kapısı çaldı ve hemen ardından kapı açıldı.

Heyecanla ve biraz da kahkahalarla sürdürdüğümüz dersin bölünmesi hem benim hem de öğrencilerin hoşuna gitmemiş olacak ki elinde beyaz bir not kâğıdını sınıfa girişinin yetki belgesi gibi tutan kavruk nöbetçiye ters ters baktık.

“Dersinizi böldüğüm için özür dilerim. Müdür bey Yusuf’u istiyor hocam.” dedi biraz da sesi titreyerek. Bir an önce gitmesini istediğim için herhalde, arka sıralardan gelen sesin de verdiği güvenle “Yusuf yok” dedim. Çocuk tekrar özür dileyip çıkacağı sırada arka sıralardan ayağa kalkan bir öğrenci kısık ve son derece utangaç bir sesle “Yusuf benim hocam.” deyiverdi.

Yusuf oymuş meğerse. Ne kadar utandığımı anlatamam. Renk vermemek için “Kim yok dedi?” diye çıkıştım öğrencilere.

O sınıfın aynı zamanda sınıf öğretmeni idim. Birçoğunun ailesini ziyaret etmiştim. Hepsi de bölgenin kendine has harika misafirperverliği ile bizi ağırlamış, inanılmaz bir saygı ve ihtimamla konuk etmişlerdi. Bazılarının evlerini ziyaret etmeye o an için fırsatım olmamıştı ama öğrencilerimin çoğunu yakından tanıyordum.

Mesleğimin ilk yıllarındaki heyecan ve azimle her hafta birkaç öğrenci ile özel görüşür ve onların dertlerini, heyecanlarını, özel durumlarını paylaşmaya çalışırdım. Kulakları çınlasın, Cenap hocam bu heyecanımın en fazla üç seneye biteceğini ve rutine bağlayacağımı söyler dururdu. Üç sene beraber çalıştık, bitmedi. On dördüncü yıla ayak bastık, hala artarak devam ediyor. Bazen acaba diyorum, ben çok mu fazla dünyaya tamah ediyorum. Öte yandan malım mülküm, birikmiş param da yok… Bilemiyorum.

Yusuf’un, kapıya doğru yönelirken benden onay bekler gibi baktığını fark ettim. Başımla git işareti yaptım. İki elini önünde bağlamış vaziyette ve büyük bir saygıyla gerisin geriye sınıftan çıktı.

Sarıya çalan saçları diken diken, yer yer çillenmiş yüzü kuru ve benzi soluk bir çocuktu Yusuf. Lise ikinci sınıf, sosyal bölümünde olmasına rağmen son derece silik ve çekingen bir tavrı vardı. Her zaman geride durur, her zaman arka sıralarda oturur, oturmak ne kelime adeta kendini kaybederdi. Öğrencileri, çok iyi derse katmakla övünen ben, Yusuf’u iki aydır fark etmemişim bile.

Günler günlerle yarışıp gidiyordu. Bu olaydan bir vakit sonra boş bir saatimde, ders öğretmeninden izin alarak Yusuf’u öğretmenler odasına çağırdım. Elimde öğrenci bilgi formları ve sınıf rehberlik dosyasıyla karşısına geçtim. Öncelikle iletişim bilgileri, telefon, adres derken sorular sormaya başladım.

“Pek derse katılmıyorsun Yusuf” dedim. Yine utandı. Bir şeyler diyecek gibi oldu, diyemedi. Üzerine gitmeye devam ettim. “Diğer öğretmenlerin de aynı şeyi söylüyor.” diye ekledim. Yine ses yok. Biraz güzel şeyler söylemeliyim galiba diye düşündüm.

“Tamam, çok saygılı bir öğrencisin ama derslerine de çalışmalısın.” Biraz gözleri dolar gibi oldu. Genel olarak o kadar boş bakıyordu ki bir ara acaba bir engeli var mı, diye düşündüm.

Konuyu değiştirmeye karar verdim. “Yusuf, ne zaman sizin evi ziyaret edelim. Ne zaman müsait olursunuz?” bu sefer gözleri parladı. Bölge insanının ikram seven misafirperver genleri onda harekete geçmiş gibi “Her zaman bekleriz hocam buyurun gelin.” Sonra başını öne eğerek istemediği bir şeyi söyleyecekmiş gibi baktı. “Ama bizim köyün yolları şimdi kapalıdır. Siz o kadar yürüyemezsiniz.” dedi.

Anladım. Gerçekten de dediği gibiydi. Bu açılış üzerine, konuşmaya başladı Yusuf. Köyleri, altı ay ulaşılamayan o köylerdendi. Babası minibüs çalıştırıyormuş ilçe ile il arasında. Kış başladı mı ayda bir, birlikte; kısmen arabayla, bir kısmını da yürüyerek köye giderlermiş. Kendisi pansiyonda kalıyor. Annesi ve altı kardeşi köyde kalıyorlarmış. Maddi durumları çok kötü değilmiş.

Epey konuştuk. Karşımdaki sanki silik Yusuf değil de özgüveni yüksek bir hatipti. “Yazın bizim oralar çok güzel olur hocam. Çocuklarınızı ve eşinizi de alıp gelmenizi çok isterim. Ama öyle bir günlüğüne değil ha, birkaç gün misafirimiz olun. Özellikle ağustos eylül aylarında. Meşe kovuklarında doğal bal yapan arılarımız var. Binlerce çeşit ot ve çiçek var, meşe ve çınar ağaçları birbirileriyle yarışıyorlar. Sularımız o kadar soğuktur ki otuz saniye elini içinde tutabilene aşk olsun…

Dikkatimi çeken bir başka husus da Yusuf’un müthiş gözlem gücü ve betimleme yeteneği idi. Bir ders saatinin geçtiğini zil çalınca fark ettik ikimizi de.

Sonraki günlerde beni her gördüğü yerde bana sevgiyle baktığını ve selam verdiğini gözlemledim. Artık dersime de katılmaya çalışıyor elinden geldiği kadar dikkatle dinliyordu. Şüphesiz ben de onu fark ediyor, derse ilgisine seviniyordum.

Hakikaten burada dağlar her zaman yüksek olur, yollar her zaman tek… Burada baharlar çiçeksiz olmaz, kışlar karsız… Burada insanlar ya kötüdür ya da iyi, renkler ya siyahtır ya da beyaz… Tıpkı ölümle hayat gibi, tıpkı gerçekle hayal gibi, tıpkı sahte ile hakikat gibi… Tıpkı Yusuf ile babası gibi…

Bir gün ben dersi anlatırken onun, önündeki beyaz kâğıda, bir şeyler karaladığını gördüm. İlk başta bir şey demedim. Dersin sonuna doğru hala aynı işle meşgul olduğunu görünce dikkatini çekmek için “Yusuf sen ne dersin” dedim birden. Biraz irkildi, utandı. Ayağa kalkıp sessizce beklemeye başladı. Dinlemediğini anladım. Ne ile uğraştığını merak ettiğim için yanına gittim.

O günlerde öğrenciler arasında dolaşan aşk mektupları konuşuluyordu öğretmenler odasında. Hatta kompozisyondan zayıf alan bazı öğrencilerin yazdıkları aşk mektuplarında adeta Anton Çehov kesildiklerini görünce, kimine yarı şaka yarı ciddi, sitem ettiğimi de hatırlarım.

“Ver bakalım şu kâğıdı Yusuf” dedim masasına doğru uzanarak. Hiç saklamaya gizlemeye çalışmadı. Ama biraz utanarak bana doğru uzattı.

Kâğıda bakınca bütün benliğimi bir heyecan kapladı. Terledim, kravatımı gevşettim, zor nefes aldım ama öğrenicilere belli etmemeye çalışarak elimdeki kâğıtla birlikte masama geçip oturdum. Yusuf’a oturmasını işaret edip saatime baktım. Zil çalmak üzere idi. Bütün öğrenciler nefeslerini tutmuş benim ne diyeceğimi merak ediyorlardı. Hiçbir şey belli etmemeye çalışsam da onlar olağanüstü bir durum olduğunu hemen anlamışlardı aslında.

Elimdeki kâğıtta, benim ders anlatırken çizilmiş bir karakalem resmim vardı. Yusuf, ders boyunca meğerse beni gözlemlemiş ve resmimi çizmişti. Bu inanılmaz bir duygu idi benim için. Öğretmenlik mesleğinin başında olan ve bu tür bir anısı olmayan biri için tarifi imkânsız bir sevinç ve gurur kaynağı idi.

Nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Gözlerim doldu ama ağlamanın benim sınıf hâkimiyetime zarar vereceğini düşündüm her halde. Ağlamamaya çalıştım.

Zil çalınca herkesin dışarı çıkmasını işaret ettim. Evet, işaret ettim çünkü ağzımı açsam hüngür hüngür ağlayacaktım. Ah keşke bugünkü aklım ve tecrübem olsa, hiç tutar mıydım kendimi… Mesleğin ilk yıllarında, maalesef yanlış bir algı ile, böyle durumlar yaşanabiliyor.

Öğrenciye konan mesafeler, maalesef gönülleri buz gibi ediyor çoğu zaman. Öğrenciler de bunu fark etmiş gibi hızla terk ettiler sınıfı. O arada Yusuf da çıkmış.

Tek başıma, teneffüs boyunca içeride, elimdeki kâğıtla baş başa düşünüp durdum. Bütün ayrıntıları ne kadar da güzel işlemiş. Gölgeler harika. Sanki elimdeki, makine ile çekilmiş bir fotoğraftı.

Ne fotoğrafı, fotoğraf mat ve kopya gibi olur. Çocuk, resme adeta hareket katmış, canlandırmış. Heyecanla ve aşkla ders anlatan bir öğretmen tasviri yapmış.

İtiraf etmeliyim ki biraz da olduğumdan daha güzel çizmiş. Demek ki zihninde öyle canlandırıyormuş. Ne kadar sevindirici bir durum. Bu olayda ilk defa anladım ki bir insanın gönlüne dokunmak hiçbir maddi varlıkla ölçülemeyecek kadar değerlidir. Sanki karakalem değil de Yusuf’un köylerindeki bin bir türlü çiçeklerin renk cümbüşü mizanseni idi.

Bir süre sonra zil çalmış ve başka bir öğretmen arkadaş elinde çantasıyla kapıda bekliyor, öğrenciler ise yerlerine geçmiş sessizce bana bakıyorlardı. Öğretmenden özür dileyerek, toparlanıp dersimin olduğu sınıfa gittim.

Sonrasında Yusuf’u çağırıp teşekkür ettim. Ama yine o batıl inanç gibi zihnimde duran kısmi ciddiyetle. Bugün olsa muhtemelen ona sarılır ve mutluluğumu canı gönülden ifade ederdim.

Ben biraz da odun gibi olduğumu düşünüyorum. Sevgimi de nefretimi de samimi bir şekilde ifade edemiyorum. Son zamanlara kadar da öyle idim. Şimdi mi? Ne desem bilemiyorum ki…

Dönemin sonlarına doğru idi. Bir gün okul müdürü beni çağırdı. Kapıyı çalıp, önümü ilikleyip, içeri girdim. Okul müdürü ayağa kalkarak beni karşıladı. İçeride oturan ellili yaşlarda, zayıf, uzun boylu adam da ayağa kalktı. “İşte, İzzet hocam. Kendisi gayretli bir öğretmenimizdir, öğrencileriyle yakından ilgilenir” dedi.

Müdürün beni böyle sevdiğini hiç düşünmemiştim. Biraz resmi takılırdı genelde, belki de ondan fark etmemişim. Acaba biz öğretmenler de biraz resmi takıldığımız için mi öğrencilerle gereği gibi iletişim kuramıyoruz. Onlar da belki kendilerini yeteri kadar sevmediğimizi düşünüyorlardır. Ne dersiniz?

Yerimize oturduktan sonra müdür bey durumu kısaca özetledi. “Hocam, beyefendi, Yusuf’un babasıdır. Oğlunu okuldan almak istiyor. Biraz da kararsız. Sen onun sınıf rehber öğretmeni olduğun için sana da soralım dedik.”

Okulun ilk günleri olsa, Yusuf ile tanışmamış olsak, belki de siz bilirsiniz der, en fazla çocuğun okumasına fırsat vermesinin iyi olacağını tavsiye eden klasik birkaç laf eder giderdim ama artık bir hukukumuz vardı.

Olayı öğrenmek istedim. Cevabını tahmin ettiğim halde sordum: “Neden alıyorsunuz çocuğu, başka bir okula mı vereceksiniz?” adam şaşırdı. “Başka bir lise yok ki burada hocam. Ne başka okulu. Okuldan alacağım. Çalışsın, bana yardımcı olsun işte.” dedi. “Peki, Yusuf’a sordunuz mu?” dedim.  “Neyi sorayım hocam. Derslerinin hepsi zayıf zaten. Boşu boşuna iki sene daha kaybetmesin burada” diye üsteledi. Bir yandan haklıydı. Yusuf’un dersleri çok kötüydü.

“Ama çok iyi resim yeteneği var” dedim son bir defa şansımı denemek istermişçesine. Adam da bizim müdür bey de güldüler. “ Hocam resimle mi kazanacak üniversiteyi?” diye sordu biraz da alaycı bir tavırla… Bu sefer benim zoruma gitti. “Evet, resimle, yetenek sınavına girer resim öğretmeni olur” dedim.

Müdür bey araya girdi. “Hocam gayretinizi ve öğrencinin okuması için gösterdiğiniz duyarlılığı takdir ediyorum. Ancak yetenek sınavına girmesi için de barajı geçmesi gerekiyor. Sizce bu halde yapabilir mi?” müdür aslında okumasını istiyordu çocuğun ama onun da eli kolu bağlıydı.

Biraz inadımdan biraz da acemiliğin verdiği cesaretle “Ben kefilim, Yusuf ile konuşurum. Barajı geçecek. Resim öğretmenimiz ile de görüşürüm, yetenek sınavı konusunda ondan destek alırız.”  

Adam biraz isteksiz de olsa, çocuğunun öğretmen olacağı fikri hoşuna gitti. Başlarda sert görünen adam pamuk gibi yumuşadı. Anlaştık. Sonradan çok düşündüm; bugün olsa böyle bir riske girer miydim, böyle bir sorumluluğu alır mıydım, diye… Galiba evet.

Aynı gün hem çocukla hem de resim öğretmeni ile görüştüm. Resim öğretmenimiz çok sevindi bu işe. Mutlaka destek olacağını, yetenek sınavlarını takip edeceğini ve ona yardımcı olacağını söyledi. Yusuf’un bunları duyunca ne kadar sevindiğini anlatamam.

İlk dönem, derslerinin tamamına yakını zayıf iken ikinci dönem çoğu düzeldi. Belki hepsi ‘beş’ olmadı ama düzeldi. Senenin sonuna geldiğimizde Yusuf, neredeyse teşekkür alacak seviyeye yaklaşmıştı.

Onlar son sınıfa geçtiğinde ben kadromun bulunduğu okula geri dönmüştüm. O lisede edebiyat derslerine giriyordum. Edebiyat mezunu idim ama Türkçe öğretmeni olarak atandığım için ortaokulda çalışıyordum. Edebiyat öğretmeni eksikliğinden, mezuniyetime bakarak, beni oraya geçici görevle vermişlerdi. Öğretmen gelince de okuluma dönmüştüm.

Arada bir Yusuf’u görüyordum çarşıda. Hatta bir seferinde son sınıfa geçtiği yaz, annesi ile birlikte görmüştüm. Köyden alışveriş için inmişler. Annesine beni tanıtınca zavallı kadın ne yapacağını bilemedi. Arapça Türkçe karışık bir sürü dua etti. “Yusuf okuyacak sayende” kısmını anlayabildim sadece. 

Aradan bir yıl geçmişti. Okullar kapanmıştı. Bir gün sabah erkenden evin kapısının vurulduğunu duydum. Eşim ve çocuklarım uyuyorlardı. Ben de uykulu uykulu üstüme bir şeyler geçirip kapıyı açtım. Köylü bir kadın, gözleri dolmuş vaziyette, elinde, birbirine sarılmış birkaç poşeti bana uzattı. Önce biraz utandım. Buralarda insanların karşısına pijama ile çıkmak ayıptı, biliyordum.

“Kusura bakmayın” dedim. Uyku mahmurluğu ve utancımdan ne olduğunu anlamadığım poşeti aldım. Ne yapacağımı bilemiyordum.

“Yusuf öğretmen olacak. Kazanmış. Allah senden razı olsun.” Sözlerini anlayabildiğim Arapça bir şeyler söyledi. Sevinçten ağlıyordu. Benim bir şey dememe fırsat vermeden çıkıp gitti. Elimdeki poşetle kalakaldım kapıda.

Normalde karşılıksız hiçbir şey almazdım öğrencilerimden ve görev icabı etkileşimde olduğum insanlardan. Ama elimde kalmıştı bu sefer. Mutfağa bıraktım. İçinde çeşit çeşit sebzeler vardı. Belli ki o yüksek dağların ardındaki köylerinde kendi yetiştirdikleri idi.

El emeği göz nuru sebzeleri, galiba, göz nurunun kazanmasına vesile olduğumu düşündüğü için getirmişti. Aklım başımda olsa muhtemelen ya almazdım ya da parasını vermeye çalışırdım. Kaldı ki bu sebeple bana kırılan çok insan da olmuştur. Ama şimdi iyi ki bu şekilde yapmışım diyorum. Gönlü sevinçten gözyaşı döken bir anneyi üzmeye kimsenin hakkı olamazdı.

Ne kadar duygulandığımı, ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Bir insanın hayatına dokunabilmiş olmak. Hem de çok da çaba sarf etmeden, sadece bir duruş ile… Hem de ömür boyu, çok sevdiği uğraşı yapacak olmasına katkı sunmuş olmak…

Bana göre işini seven bir insan için her gün oyun ve eğlence, her iş yeri bir cennet bahçesidir. Rahmetli Nurettin Topçu’nun ifadesi ile bir mabede girer gibi gidilecek yerdir, bilhassa okullar.

Evet, orada dağlar her zaman yüksek olurdu, yollar her zaman tek… Orada baharlar çiçeksiz olmazdı, kışlar karsız… Orada insanlar ya kötüydü ya da iyi, renkler ya siyahtı ya da beyaz… Tıpkı ölümle hayat gibi, tıpkı gerçekle hayal gibi, tıpkı sahte ile hakikat gibi, tıpkı Yusuf’un annesinin sevinci ile hüznü gibi…

                                                                                                  İzzet IRMAK

(Öğretmenler arası anı yarışmasında birincilik ödülü almıştır.)

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 339 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.