SÜMBÜLLER’DE GÜN BATARKEN

Share

 

 

Güneş dağların ardından aheste aheste kaybolmaya başladı mı her zaman olduğu gibi bütün köyde bir telaştır sürer giderdi.

Kuşlar günlük uçuşlarını tamamlamış, elde ettikleri börtü böceği yavrularına ulaştırmanın çabasıyla havada garip şekiller oluşturur, yuvalarının etrafında birkaç tur atarak, çevreyi kolaçan ederek, aşağıda ağızları açık bekleyen, beklerken acı acı ötüşen yavrularına kavuşmanın heyecanını yaşarlardı.

Gün boyu tembel tembel ortalıkta tahıl didikleyen tavuklar, sabahtan akşama kadar dağ bayır demeden gezen, gezdikçe otlayan, otladıkça doyan ve doydukça yorulan ineklerin sokak aralarına girişleriyle tedirgin olup tüneklerine kah koşarak kah uçarak yetişmeye çalışırlardı.

Baharın bu ilk ve güzel günlerinde kuzularından ayrı, çayırda otlatılan koyunların köye girerken çıngıraklarının seslerini duyan minik sevimli hayvanların meleme sesleri bütün köyü kaplardı.

Gecenin bekçileri köpekler, gün boyu köşe bucak güneşten kaçarak uyuduklarının ve her yemekten sonra önlerine dökülen kemiklerin hakkını verircesine, biraz gururlu, ortalıkta dolanmaya ve nöbete hazırlanmaya başlarlardı. Bunu da ruhları dinlendiren, ihtişamlı bir tınıyla okunan akşam ezanına ulumalarıyla eşlik ederek ilan ederlerdi.

Kediler mırıl mırıl, köpeklere görünmeden köşe bucak evlerdeki sıcak köşelerine yerleşmeye hazırlanırlar, fareler kilerdeki peynirleri tırtıklamak için kedilerin ortalıktan çekilmesini beklerlerdi.

Sümbüller köyü dağların arasında özenle yerleştirilmiş bir oyun parkı izlenimi veriyordu ilk bakışta. Her taraf yemyeşil; dağlar, meşe ağaçlarının yer yer seyreldiği yerlerde üzüm bağları, incir bahçeleri ve daha aşağılarda zeytin ağaçları ile süsünü tamamlıyordu.

Hey gidi Sümbüller köyü… Babaannesi, ne zaman konu açılsa; “evladım unutmayın eğer bir yerde hem incir hem de zeytin aynı anda yetişiyorsa orada sağlık vardır, bereket vardır, huzur vardır. Hem Kur’an-ı Kerimde Rabbimiz bu ikisinin adını anmıyor mu, bilirsiniz işte!” der hemen ardından bildiği kıssaları anlatmaya başlardı.

En çok da Allah’ın İsrailoğullarına verdiği nimetleri anlatır, anlattıkça köpürür, köpürdükçe “Şu adamların nankörlüğüne bakın hele, Allah onları ne belalardan kurtarıp gökten nimet indiriyor, onlar yine ihanet yine ihanet.” der, ardından: “Selim oğlum bir tas su ver bakalım” diye kendisine seslenirdi.

Bu durum hiç hoşuna gitmezdi Selim’in. Kıssanın en güzel yerinde kalk, bahçenin ta öte tarafına git, tulumbadan suyu bas, biraz aktıktan sonra demir tası çalkala doldur… Ohooo, gelene kadar kıssanın en heyecanlı yerleri geçmiş olurdu. Neyse ki sonradan buna da bir çözüm bulmuş; kıssanın başlayacağını anladığı an hızla yerinden fırlar, suyu getirir yanına koyar ve toz girmesin diye de üzerini okul mendili ile örterdi.

Derin bir iç geçirdi Çalışkan Selim. Saatlerdir araba kullandığından olacak sağ ayağı uyuşmaya başlamıştı. Az kaldı, köyün yoluna dönsem, beton çeşme mevkiinde durur bir güzel dinlenirim diye düşündü. Beton çeşmeyi hatırlayınca gözleri doldu. Rahmetli dedesi ile ne güzel anıları vardı o çeşmenin başında.

Dedesi kasabaya her gidişinde: “Selim oğlum, ikindi ezanından sonra beton çeşmeye gelmeyi unutma ha. Kasabadan eşya alacağım yardım edersin.” Selim unutur muydu hiç. O kadarcık yük taşımanın ne önemi vardı o güzel hediyelerin yanında.

Dedesinin kasabaya indiği gün bayramdı onun için. Sabah erkenden kalkar köyün son evine kadar dedesine eşlik eder bir yandan da akşama dedesinin alacağı hediyeleri çaktırmadan hatırlatırdı söz arasında.

Daha sonra koşarak eve gelir, annesinin işlerine yardım eder, davarların sürüye katılmasından ahırların temizlenmesine kadar birçok işi büyük bir şevkle yapardı. Gerçi her zaman bu işleri yapar ve annesinin takdirini alırdı ama bu günlerde bir başka şevkle yapardı.

Daha sonra babaannesinin hazırladığı nefis kahvaltıya yumulur; haşlanmış yumurtadan yoğurt kaymağına, tereyağından çökeleğine, her birinin lezzetini ayrı ayrı hissederdi. İkindi ezanı okundu mu namazını her zamanki gibi Orhan Hoca’nın arkasında Camide kılar, selam verdikten hemen sonra da roket gibi fırlardı beton çeşme istikametine doğru.

Köy yolunun şehir yolu ile birleştiği yerde olan bu güzel çeşmenin suyu kışın ılık yazın buz gibi oluşuyla ünlüydü. Çeşmenin etrafında birkaç meşe ağacı ve hemen tepesinde ise kocaman bir çınar ağacı vardı. Köye iki kilometre uzaklıkta olduğundan pek kimse gelmez, ara sıra yolda dinlenmek için arabalar durur, insanlar iner, su içer ve giderlerdi. Zamanında yol çalışması yapılırken, işçiler bu çeşmenin başına kamp kurup bir süre kalmış ve bu arada yerden çıkan bu güzel suya betondan bir çeşme ve önüne küçük bir havuz yaptıklarından ismi öyle kalmıştı dedesinin anlattığına göre.

Kendisi oraya vardığında dedesini ya abdest alırken ya da namaz kılarken görürdü. Namazdan sonra ise dedesi Selimin sabredemeyeceğini bildiği için ona aldığı hediyeleri verir ve aldığı yemişlerden çıkarır buz gibi suda yıkar ve beraber yerlerdi. Ama onun ilgisini çeşit çeşit gofretler, çikolatalar ve oyuncak arabalar çekerdi doğal olarak.

Hey namert dünya dedi içinden. Neredeyse on yıl oldu gelmeyeli. Zaman ellerinin arasından kayıverip gidiyor. İlkokulda o kadar çalışkandı ki bütün köyde adı Çalışkan Selim’e çıkmıştı. Herkes onun bir gün büyük bir adam olacağına inanıyordu. Hatta köyde liseye ve üniversiteye giden ilk kişiydi. Gerçi köylülerin beklediği kadar büyük bir adam olamamıştı ama çok şükür alnının akıyla yürüttüğü bir görevi, huzurlu bir ailesi, eşi ve iki çocuğu vardı. Çocukların ikisi de üniversiteyi kazanmış, her biri başka bir şehirde okumaya başlamışlardı.

On yıl öncesine kadar her yıl mutlaka bir iki defa köye gelir anasının babasının hayır duasını alırdı. En son anasının da göçmesiyle pek bir alakası kalmamıştı köyle. Gerçi baba evi, tarlası, tapanı duruyordu. Hatta her zaman telefonla görüştüğü amcasının oğlu Osman ile halleşir köyde ne var ne yok haberini alırdı ama işte bir türlü fırsat da bulamıyordu buralara gelecek.

En son canına tak etmiş, ne olursa olsun köyü göresi gelmiş, bir hafta sonunu buraya gelmeye ayırmıştı. Eşi gelmek istemeyince tek başına çıkmıştı yola.

Bir kendisi bir de eşi kalmışlardı evde. Sabah işe akşam eve düzenli bir hayatı vardı. Dedesinin mirası diye düşündüğü namazını ise hiç terk etmemişti. Özellikle evdeyse ezan sesini duyar duymaz camiye koşar namazda sonra takkesini katlaya katlaya evin yolunu tutardı.

Bu arada beton çeşmeye varmış, arabayı sağa çekerek toprak yoldan bir aracın geçeceği kadar yer bırakarak durmuştu.

Çalışkan selim yavaşça arabadan çıktı. Arabanın kapısını kapatırken sabah uykusundan uyanan çocuklar gibi gerine gerine çeşmeye doğru yürümeye başladı. Uzaktan köy görünüyor etrafı saran çiçek ve türlü ot kokuları ona çocukluğunu, dedesini, babasını, babaannesini hasılı bütün hayatını hatırlatıyordu.

Bir su içip gideyim diye düşündü. Ne de olsa akşam ezanı okunmak üzereydi. Namazı köyün camisinde kılmak, hala ayaktaysa Orhan Hoca’nın arkasında saf tutmak istiyordu.

Ne güzel oluyordu namaz vakitleri. Ezanla birlikte yaşlılar, gençler camiye gelir üç çeşmeli şadırvanda abdestler alınır genellikle kendisinin kamet etmesiyle namaza durulurdu. Bir tek dedesinin kasabadan döneceği günün ikindi namazları hariç. O namazda Orhan hoca selam verir vermez ok gibi yerinde fırlardı.

Çeşmeye bağlanmış demir tas hala yerinde duruyordu. Çalkalayarak doldurdu ve yanı başında duran bir taşın üzerine oturarak “bismillah” diyerek üç yudumda içti. Bitirince “elhamdullillah” diyerek kalktı. Çeşme biraz harap olmuştu ama önemsemedi. Ne e olsa geçen zaman her şeyi eskitir diye düşündü.

Tekrar arabasına binerek yavaş yavaş köye doğru ilerlemeye başladı. Köye girdiğinde akşam ezanı okunuyordu. Ezan bitmeden caminin önünde durdu. Yerinde durup ellerlini beline dayayarak etrafa bakmaya başladı.. Bu güzel bahar gününde etrafta kimsecikler yoktu. “Hayret” diye düşündü. Hâlbuki bahar günü, hatta yaz boyunca, bu saatlerde köy neredeyse bayram yeri gibi olurdu. Davar sürüleri, kuzu melemeleri çocuk koşuşturmaları… Hiç birinden eser kalmamıştı. Sadece ezana eşlik eden birkaç cılız köpek uluması işitmişti o kadar. Ne olmuştu bu köye.

Neyse deyip içeri girdi. Caminin avlusu temiz ve düzenliydi. Şadırvan büyütülmüş ve çeşme sayısı arttırılmıştı. Cami büyütülmüş her taraf çok güzel görünüyordu. Namaza yetişeyim diye acele acele abdest aldı. Ceketi kolunda hızlı adımlarla içeri girdiğinde şok olmuştu. Hiç kimse yoktu camide. Ne Orhan hoca ne de başka bir kimse. Minberin altındaki cihaza gözü ilişti belli belirsiz. “merkezi sistem” dedi içinden.

Neden sonra caminin kapısı açıldı. İçeriye genç bir delikanlı girdi. Güler yüzlü bir şekilde selam verip minbere yöneldi. Duvara asılı cübbeyi giyip takkesini taktıktan sonra Selim’e dönerek. “hoş geldiniz amca, buyurun kamet getirin de namaz kılalım.” dedi aniden. Çalışkan Selim biraz duraksadı, pek anlaşılmayan bir sesle “hoş bulduk” dedikten sonra titrek bir sesle kamet getirmeye başladı. Kamet bittiğinde neredeyse ağlayacaktı.

Namazdan sonra genç imamla biraz konuştu. Köye iki sene önce atanan yeni imammış.  Orhan hoca geçen yıl emekli olup köyden göçünce, zaten pek az olan cemaat iyice yok olmuş. Bazen bir iki ihtiyar gelirmiş ama o da öğlen veya ikindi vaktine. “Köyde kimseler kalmadı. Gençler hep gurbette. Çiftçilik meyvecilik bitti. Hayvancılık zaten kaç yıl önce bitmişti.” Diyerek sözünü tamamladı ve müsaade isteyerek ayrıldı.

Selim, camiden son derece üzgün bir şekilde çıktı. Amcaoğlunun evi camiye yakındı. Arabayı olduğu yerde bırakıp hediye olarak yanında getirdiği birkaç poşeti alarak yavaş yavaş yürümeye başladı. Köyde bazı evler harap olmuş, bazıları ise belli ki yeni yapılmışlardı.

Dışarıda kimsecikler yoktu. Köyü hiç bu kadar sessiz ve ıssız görmemişti. Neyse ki amcaoğlu Osman’ın evi aynıydı. Osman hala çiftçilikle uğraşan nadir köylülerdendi. O da sürekli şikayet edip duruyordu ya, yapacak başka bir işi de olmadığından eski düzenine devam edip gidiyordu.

Selim kapıya usulca üç defa vurup zoraki öksürdü. Dedesi her zaman söylerdi, birinin kapısını çalarken öksürün ki gelenin bayan mı erkek mi olduğu anlaşılsın. O da bu kurala her zaman uyardı. Gerçi gelmeden önce  telefon açıp yolda olduğunu söylemişti ama yine de adab-ı muaşeret önemliydi.

Kapıyı amcaoğlunun eşi Güllü açtı. Yanında küçük kızı ile epeyce büyümüş oğlu duruyorlardı. “Selamün Aleyküm, Misafir kabul eder misiniz?” diye takıldı. Karşılığında “ Ne demek ağabey baş üstüne” cevabını alınca mutlu oldu. Nihayet köye ait bir şeyler vardı. “Baban nerde, daha gelmedi mi?” diye kucakladı küçük kızı. Kız sevinçle: “Sen Selim Amca mısın?” diye sordu. Amcasından baş onayı alınca da: “Babam içerde üstünü değiştiriyor. Bağdan daha yeni geldi de” der demez içerden amcaoğlu Osman’ın sesi duyuldu: “İçeri gel hele amcaoğlu geliyorum hemen.”

Selim içeri girdi. Elindeki poşeti büyük oğlana teslim ederken başını okşadı. Evin içinin, bir iki kanepe ve kocaman LCD TV dışında, eskisi gibi oluşuna sevindi.

Birazdan Osman gelerek amcaoğluna sarıldı, vakit kaybedilmeden sofra kuruldu. Daha buharı üstünde tandır ekmeği, ekşi ekşi kokan içli köfte, tarhana çorbası kokuları odayı sardı.

Selim’in mutluluğuna diyecek yoktu. “Oh be” dedi içinden, “iyi ki gelmişim” diye düşündü. O yemeklere çocukluğundaki gibi yumulmuşken amcaoğlu Osman da köyü anlatıyordu: “Son yıllarda çok şey değişti be amcaoğlu, çok kişi çiftçiliği ve hayvancılığı bıraktı. Bir gurbet modasıdır tuttu gidiyor. Buradaki güzelim tarlasını tapanını bırakan, hayvanını satan, daha çok para kazanmak için ya şehre göçüyor ya da ailesini burada bırakıp gurbete gidiyor. Eskiden yazın çalışır kışın yer içer yatardık. Şimdilerde on iki ay çalışıyoruz da karnımız zor doyuyor. Güzelim köylerimizi bırakıp milletin kapılarına işçi olduk. Gençleri dersen; namaz yok, saygı yok… Herkesin elinde bir telefon, hayatla alakaları kalmadı. Allah sonumuzu hayır eyleye…”

Osman dertli dertli anlatırken sofra kalkmış, Güllü elindeki tepside köyün meşhur, keçi sütüyle yapılan menengiç kahvesini ikram etmeye çalışıyordu.

Çalışkan Selim İle Amcaoğlu Osman nerdeyse sabaha kadar konuştular. Güllü de bir an onları yalnız bırakmadı. Çocuklar uyuduktan sonra da onlara çay, kahve, meyve ikramı yapıp durdu.

Selim, Osman’ın anlattıkları ile hüzünlenmişti ama en azından eski hatıralarını yaşatan birilerinin oluşuna da mutlu olmuştu. Belki de bu yüzden içten içe minnet duyuyordu Amcaoğlu Osman ve onun fedakâr eşi Güllüye. “Allah evinize bereket versin. Çok mutlu oldum. İyi ki gelmişim. İyi ki sizi bu halde gördüm. Bu şekilde devam edin ne olur. Emin olun şehrin en zenginleri bile az bir huzur için servetlerini verirler.” dedi içinden gelerek.

Konuşmalar, anılar, anlatmalar sürüp gitti. Sabah ezanı yine merkezi sistemden okunurken birlikte caminin yolunu tutular. Sümbüller köyü yeni bir güne daha hazırlanırken Selim, namazdan sonra günlerce uyuyabileceğini düşünüyordu.

 

 

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 332 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.