GİZEMLİ MEKAN

Share

 

 

 

Fahrettin Dayı’ya…

“Onu da özel mekâna götürelim mi?”

“Bilmiyorum ki, gelir mi acaba?”

“O gelir de, biz götürür müyüz?”

“Yok, canım o kadar da değil. Hep beraber gideriz.”

“Hocam, bizim özel bir mekanımız var. Bazen oraya gideriz. Siz de gelmek isterseniz, hazırlanın akşama inşallah.”

21 Ekim 2005. Mesleğe başladığım ilk gün. Nerede kalabilirim dememe gerek kalmadan yardımsever ilçe insanının sunduğu birçok seçenekle karşı karşıya kalmıştım bile. Herkes kendi evine buyur ediyordu.

Ama insanların iyi niyetlerine rağmen onları rahatsız etmeye gerek yoktu. Bu düşünceyle öğretmenevinin yolunu tuttum. Çok şükür yer de vardı.

Ramazan ayı olduğundan iftardan sonra uğradığım öğretmenevinde kısa sürede bana odam gösterilmişti. Yerleşirken oda arkadaşlarımla da tanışmayı ihmal etmedim. Şener ve Celal.

Oda biraz okul pansiyonu havasındaydı. Sekiz yatak vardı ve şimdilik biz üç kişi kalıyorduk. Yataklar duvar kenarlarına dizilmiş dört adet çift katlı ranzadan ibaretti. Yatakların uçlarına çamaşırlar serilmiş ve odanın ortasında duran masanın etrafında dört adet plastik sandalye gayet düzenli bir şekilde duruyordu. Hemen karşıda otuz yedi ekran bir tv ve altında mini bir buzdolabı dekoru tamamlıyordu.

Hayat gailesi mi dersiniz, günün yorgunluğu mu veya eşimi, iki çocuğumla birlikte, başka bir yerde bırakarak gelmiş olmanın vicdan azabı/özlemi mi dersiniz…

Ne derseniz deyin… İçimdeki kasvetli sıkıntıdan olacak, eşyalarımı bana gösterilen dolaba yerleştirdikten sonra yatağımın üzerine uzanıp derin düşüncelere dalmışım.

Neden sonra Şener isimli arkadaşın sesiyle irkildim.

“Hocam, bizim özel bir mekânımız var. Bazen oraya gideriz. Siz de gelmek isterseniz, hazırlanın akşama inşallah.”

Biraz kendime geldikten sonra diğer konuşmaları da kafamda toparlamaya başladım. İkisi de o kadar samimi duruyorlardı ki, onlara hayır diyemedim. Ama gideceğimiz yer hakkında bilgi edinmeden de duramazdım.  Gizemli ve esrarlı bir hava vererek anlattıkları özel mekanlarının nasıl bir yer olabileceği hakkında meraklanmamak mümkün değildi.

Derken konuşmaya ve tanışmaya başladık. Ben biraz kendimden bahsederek bugün göreve başladığımı, eşimin ise görev yerinin başka bir ilçede olduğunu ve iki çocuğumla birlikte kaldıklarını falan, o an içimi yakan durumlar neyse, bir çırpıda anlatıverdim.

Şener Hoca; burada bir okulda müdür yardımcısı olarak görev yapıyordu. Geçen yıl buraya rotasyonla gelmişti. Onun da eşi ve çocukları yurt dışında olduklarından burada kalıyordu. Bilhassa kendisiyle ortak olan noktalarımız üzerinde durdu. Kendisi de benimle aynı üniversiteden mezundu ve tanıdığımız ortak isimler üzerinde biraz muhabbet ettik.

Celal; buradaki Askerlik Şubesi’nde sivil memur olarak görev yapıyordu. Bekârdı ve son derece resmi davranıyordu. Kendisinden pek bahsetmeyince biz de Şener Hoca ile kendi aramızda üniversite muhabbeti yapmaya başladık. Daha sonra dostum, ağabeyim, can yoldaşım ve “ümmet-millet-memleket” meselelerinde dava kardeşim olacak olan Şener Hocanın muhabbeti beni iyice sarmıştı.

Anladığım kadarıyla Celal ile Şener Hoca’nın mizaçları da baya farklıydı.

Ve…

Benim aklımda ise ser verip sır vermedikleri özel mekânları vardı. Hem de ikisi için özel olan bir mekân.

Nihayet akşam olmuş ve çıkmak üzere hazırlanıyorduk. Nasıl olsa söylemezler diye artık ısrar da etmiyordum “özel mekân” konusunda.

Şirin Market’in önünden inip (o zamanlar olmayan) şimdiki saat kulesinin tam hizasından sağa sapan bir sokağa girdikten sonra durup önce birbirilerine sonra da etraflarına bakmaya başladılar. Bu hareketleri zaten tavanda olan merakımı iyice dayanılmaz hale getirmiş,  biraz da korkutmuştu…

Derken birkaç dükkân daha ilerleyip sağ taraftaki küçücük bir lokantaya girdik. İçeride dört tane masa ve her masanın etrafında dört adet de plastik sandalye vardı. Yine birbirlerine baktıktan sonra bana dönüp; “işte bizim özel mekânımız burası!” demesinler mi?

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Güleyim mi, ağlayayım mı, karar veremedim. Bütün gün boyu muhabbetini yaptıkları ve gizemli bir havayla anlattıkları özel mekânları burasıymış meğer.

Sonradan kendisiyle tanışmış olma şerefine erdiğim Fahrettin Dayı’nın işlettiği bu küçük ama sevimli mekânda zaman zaman yemek yemeye geldikçe herkesin dilinde olan “Dayının Yeri” kavramı iyice yerleşmiş oldu belleğime.

İlk gün anlayamadım ama sonradan çok iyi dost olduk Fahrettin dayı ile. Gerçi o da bu zamana ait değildi ya, neyse. Paran varsa ver, yoksa aybaşına, o da yoksa canın sağ olsun! Var mı böyle bir insan ya… Benim gül yüzlü Fahrettin dayım hey!

Sizi hiç unutmayacağım değerli dostlarım.

Sevgi ve muhabbetle kalın…

 

(Not: 2012 yılında yazdığım bu öyküyü Fahrettin Dayı’yı hatırlamam vesilesiyle tekrar yayımlıyorum.)

 

 

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 244 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.