GARİP BİR HADİSE…

Share

 

(Ramazan Günlüğü 14)

***

“Allah rızası için bir sadaka, bir ekmek parası lütfeeen!” diye yalvarıyor, kırk yaşlarında, eli ayağı düzgün, sırtında gri bir ceket olan adam.

Birkaç metre ötesinde, altmışını geçkin Hacı Amca, eski model pikabının arkasına doldurduğu kavunları satmaya çalışıyor.

“Konaklı kavunuuuuu! Şeker kavun, şekeeeer! Buyurun kavun verelim.”

Biraz daha ileride, ara sokaktan çıkan on beş, on altı yaşlarında bir çocuk, kocaman çöpçü balyasını sürüklüyor, etraftaki çöp kutularını gözleyerek. Yanımdan geçerken dönüp baktım, yüzünde kir-toz lekeleri vardı.

Adına ‘yerleşim’ denilen, caddenin sağını solunu süslemiş, rengârenk ve neredeyse tamamı İngilizce, Fransızca tabelalı ‘cafe’lerin önünden bir kilometre kadar ilerideki ‘köy’e doğru yürüyorum.

Burası ilginç bir yer. On on beş sene öncesine kadar sadece bir köy iken, üniversiteye yakınlığı dolayısıyla öğrencilere yönelik apart otel, yurt, mini evlerden oluşan apartmanlar inşa edilmesi ile kocaman bir şehre dönüşmüş.

Yeni duruma göre de iş yerleri, ticari kuruluşlar, mekânlar türemiş. Kalabalık mı kalabalık, kocaman bir ‘yerleşim” olup çıkmış.

Bundan olacak köylüler oraya, köyün dışında başka bir yer, anlamında bu ismi vermişler.

Çoğunlukla öğrencilerin ama kısmen de ailelerin oluşturduğu yepyeni bir kent.

Epey ilerledikten sonra, birden aklıma telefonumla ilgili sıkıntı geliyor. Gelmişken baktırayım diyorum. Geri dönmem lazım. Dönüyorum.

Biraz yürüdükten sonra, üzerinde “Telefon Tamiri Yapılır.” Yazan dükkâna giriyorum. Ortalık kalabalık. Kenarda beklemeye başlıyorum.

Dikkatimi çekiyor. Hemen kapının önündeki kaldırımda aynı dilenci…

Gelen giden ekseriyetle öğrenciler…

Adam saf her halde, öğrenciden para mı çıkar, diye düşünüyorum.

Tam o sırada; saçı sakalı çarşamba pazarı gibi bir genç, elini cebine atıp biraz karıştırdıktan sonra bir iki bozukluk çıkarıp dilenciye veriyor.

Düşüncemde yanıldığımı hatta ‘saf’ olmanın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissetmekte iken birkaç kişinin daha adamın eline bozukluklar tutuşturduğunu hayretle görüyorum.

O süre içinde kavun satan, altmışını geçkin adamın tezgâhında tık yok. Tek tük fiyat soranlar oluyor o kadar.

Bana sıra geldiğinde bir yandan telefoncu ile konuşurken öte yandan dilenci ile kavuncuyu gözlemliyorum.

Her iki üç dakikada bir, kırklı yaşlardaki sapasağlam dilencinin eline birer ikişer liraları sıkıştıran gençler, hacı amca ile kilosu bir buçuk lira olan kavunları bir liraya satması için pazarlık yapıyorlar.

Yaşlı adam bozuluyor pazarlıklara:

“Bunlar için bir yıl emek verdim, suladım, baktım topladım.” diye ikna etmeye dil döküyor.

Düşündüm, acaba bunu sadece ben mi görüyordum. Gelip geçen o kadar insan, esnaf, hatta bir iki belediye zabıtası… Kimse görmüyor mu arkadaş!

Bir yandan yıl boyu çalışıp, çırpınıp emek vererek yetiştirdiği kavunları satmak için mücadele eden yaşlı amca, öte yanda genç yaşında dilenen ve durmadan gelen paraları toplayan adam, en dikkat çekicisi de dilenciye birer ikişer liraları verip hacı amca ile elli kuruş için pazarlık yapanlar.

Bu nasıl iş, ne yaman çelişki…

Üzüldüm ama elimden bir şey gelmediğinden çaresiz ayrıldım.

Cuma namazına yetişmek için köye gitmem gerekiyordu. Tekrar yürümeye başladım. Camiye yaklaştığımda çöpçü gencin, balyasını kenara koyup şadırvanda abdest almakta olduğunu gördüm.

İçerisi dolu olan caminin avlusunda bile yer kalmamıştı. Mecburen kapatılan yola serilen hasırlara oturdum, koca kalabalığın arasına…

Ezan okundu, ilk sünnetler kılındı, hutbeyi dinlemek için azıcık gölgesi olan duvarın dibine yanaştığımda karşı tarafta o dilenciyi gördüm. Yolun öte tarafında oturmuş bekliyordu. Namaza gelmeyeceği belliydi. Gelmedi de…

Hutbe okundu, Cuma namazından sonra, ayakkabılarımızı giyerken gördüm ki o dilenci olduğu yerde ayağa kalmış; “Allah rızası, Allah rızası…” deyip duruyordu.

Camiden çıkanlar, dini duygularının kabarmış olmasının etkisiyle dilencinin ellerine birer ikişer liraları tutuştururken; bir yıllık emekle yetiştirdiği kavunları satmaya çalışan Amca ile elli kuruş için sıkı sıkıya pazarlık yapıyorlardı.

Çöpçü genç ise namazdan çıkmış, çöp arabasının gölgesinde, bir duvar kenarında, yarım ekmeğe doğranmış domatesle öğle yemeğini yemeye çalışıyordu.

Değerli dostlar, üç yıl önce, bir ağustos ayında şahit olduğum olduğum bu olay, size neler düşündürdü acaba?

Bana, bizi yaratanın şu emrini hatırlattı: “Doğrusu insanın çalıştığından başkası kendinin değildir. (Necm 39)”

İhtiyaç sahiplerine yardımı neredeyse en önemli gündem maddesi yapan Peygamber efendimiz (s.a.v.) ise, “Kişi kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde etmemiştir.” der.

Güzel bir dünya ve güzel bir vatan için çalışmak, emek vermek, kazandıklarımızdan ihtiyaç sahiplerini faydalandırmak ne güzel.

Gücü kuvveti yettiği halde, çalışmadan; çeşitli dini ve milli hassasiyetlerimizi kullanarak, geçinmek ve öyle geçinenlere yardımcı olmak ne kötü.

Bu koronalı günlerde bu konuyu da düşünelim. Normal hayata döndüğümüzde bize ibret olsun. Ne dersiniz?

***

İzzet Irmak

#ramazangünlüğü www.izzetirmak.com

 

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 340 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.