TEK TUŞLU TELEFON

Share

Yıl 1985 veya 86. Bir garip köy olan çocukluğumun başkenti Pirgarip’te büyük bir heyecan var. Büyüklü küçüklü herkesinde dilinde aynı gündem:

“Telefon gelecekmiş duydun mu?”

“Ben görmüştüm şehirde, konuşuyorsun sesini ta İstanbul’dan bile duyuyorlar.”

“Herkes mi duyuyor?”

“Yok, canım sadece konuştuğun kişi…”

“İyi iyi, yoksa herkes duyarsa olmaz, benim ne konutluğumdan başkasına ne!”

Yaşlı kadınlar ve çocuklar soruyor, gençler ve diğer erkekler kulaktan dolma bilgilerle gerine gerine anlatıyorlar.

Ben de soruyorum ama utangaçlığımdan kızara bozara ancak bir iki kelime ile. “Telefon” dediğim anlaşılıyor o kadar.

Ne var ki gençler herkese anlattıkları gibi kolay anlatmıyorlar bana.

Bir adet “bir mundur”  ile kocaman bir Erciş şekeri kemirmem karşılığında gideriyorlar merakımı.

(O da nedir derseniz, şimdilik anlatamam, başka bir hikâyenin konusudur o.)

Aradan birkaç gün geçti…

Yaklaşık iki bin metre rakımlı ve Van Gölü manzaralı güzel Pirgarip’e serin bir bahar günü öğlen civarı sarı bir kamyonet geldi. O saat ve o dakika köyün en şanslı çocuğu bendim. Çünkü muhtar olan dedemden dolayı telefon bizim eve kuruluyordu.

Uzunlamasına iki odalı ve ortasında bir küçük salon, özel bir boya ile hat sanatına bezenmiş ahşap döşemeli misafir odası köyün büyükleri ile o gün hınca hınç dolu olan ev.

Çocukların yaklaşmasına izin vermiyordu “memur” dedikleri adamlar. Durmadan karınca gibi çalışıyordu üçü de. Biri evin damında, biri dış kapının önünde diğeri de içeride… Sürekli kendi aralarında benim bir türlü anlam veremediğim kelimelerle konuşup duruyorlardı.

Çok önemli ve gizemli adamlardı bana göre. Hatta bütün köylülere göre çünkü yetişkinler evin içini doldurmuş, gençler ve çocuklar da uzaktan uzağa merakla takip ediyorlardı “memur” dedikleri adamları.

Neyse uzatmayayım. Telefon kuruldu. Yemekler yendi, ziyafetler çekildi. Gün bitti.

El ayak çekildikten sonra annem, babaannem, ben ve dedem telefonun başındayız. Dörtgen şeklinde, açık yeşil ahizesi ve sadece tek tuşu olan bir cihazdı telefon dedikleri. Merakla bakıyoruz alete, bir süre sonra dedem ahizeyi eline alıp kulağına götürüyor, ilgiyle baktığımı görünce beni de kucağına alıp dinletiyor. Meraktan ve heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibi. Ahizede sadece bitimsiz bir “düüüüüüt!” sesi, başka da bir şey yok.

“İşte bu ses, telefonun çalıştığını gösteriyor.” diye bilgi veriyor annem ile babaanneme. Sonra da beni yere bırakıp üstünü başını ve altı köşeli şapkasını düzeltiyor, büyük bir ciddiyetle ahizeyi kulağında tutup tuşa basıyor, kısa bir süre sonra karşıdan bir kadın sesi.

Ne dediği anlaşılmıyor ama dedemin yüzü kızarıyor, büyük bir suç işlemiş gibi özür dileyip telefonu kapatıyor. Bir anda bizim de moralimiz bozuluyor.

“Babasını köpekler yiyesice…” diyor dedem şaşkınlığını atınca. Kızdığı zaman böyle söylerdi. Sürekli yanında dolaştığım ve “dedesinin kuyruğu” diye nam saldığım halde daha ağır bir küfür işitmemiştim dedemden. Pek bilmezdi kötü söz, utangaç ve duygusaldı. Çözüm üretmeyi ve huzuru çok severdi. Sinirlediği zamanlarda ağladığına çok defa şahit olmuşumdur.

Sonradan öğrendik, meğerse o tuşa basmak için önce arayacağın yerin numarasını bilip onu vermen gerekiyormuş. Onlar da o numarayı bağlayıp bize döndükten sonra konuşabiliyormuşuz istediğimiz kişiyle. Dedem telefon açtığında ise hiçbir numara vermediği için “santral” dedikleri yerdeki kadın bir güzel azarlamış adamı.

Eee tabi bilen bilir, o dönem bir erkeğin bir kadından fırça yemesi de kolay değil yani.

Aradan birkaç gün geçince bizim eve köylüler gidip gelmeye başladılar. Mektupla öğrendikleri yakınlarının özellikle de gurbetteki çocuklarının numaralarını bağlatmak için geliyorlar dedem de büyük bir ciddiyetle ahizeyi kaldırıyor ve tek tuşa basıp karşıdan ses gelince de “Eeee bacım şu numarayı bağlar mısın, İstanbul’a” derdi.

Dedem santraldeki sese hep “bacı” derdi. Demek ki oradaki görevliler hep bayandı. Bir de genellikle İstanbul’a bağlanırdı. Çünkü hemen herkesin bir akrabası, çocuğu İstanbul’da gurbette idi.

Bir de askerde olanlar vardı ki onların önceliği vardı dedemin yanında. “onlar asker, her zaman müsait olamazlar, önce onlar konuşsun aileleriyle” derdi.

Bir gün, hiç kimse yokken evde, telefon çalmaya başladı. Önce dedem kızar diye korktum açamadım. Israrla çalmaya devam edince, kimse de yok madem, o zaman açabilirim, bahanesine sığınarak kaldırdım ahizeyi, heyecandan tir tir titreyerek.

Karşıdaki sert ve gergin kadın sesi emreder vaziyette, orası 7621 mi, diye sordu. Ben dondum kaldım. Kısa bir belirsizlikten sonra, yoo burası pirgarip, diyebildim. Ses daha da sertleşerek, tamam işte aynı şey, bekle kapatma, dedi.

Bekledim, kapatmadım. Birkaç saniye sonra bizim köyün askerde olan gençlerinden biri idi sesini duyduğum. Belli ki o da heyecanlıydı. Nasılsın, dedi… Hatırımı sordu ama cevap veremedim. Sesimi duyuyor musun, dedi… Evet, diyebildim sadece. Hadi git annemi veya babamı çağır, yarım saat sonra arayacağımı söyle, dedi. Benden yine ses çıkmayınca; sesimi duyuyor musun, hadi git çağır, gelince sana oyuncak getirecem söz, dedi. Tamam, dedim.

Aslında öyle bir beklentim yoktu. İlk defa telefonda biri ile konuşmak, konuştuğum kişiye nasıl hitap edeceğimi bilememenin verdiği utangaçlık… Asıl sebep bunlardı.

Telefonu kapatıp hızla koşmaya başladım onların evlerine doğru. Zaten bize yakındı evleri. Oraya varınca dedemle babaannemin de orada olduğunu gördüm. Koşmaktan ve heyecandan nefes nefese kalmıştım. Halimi görünce hep birlikte bana bakıp konuşmamı beklemeye başladılar. Biraz nefes alıp rahatladıktan sonra, telefon, diyebildim sadece.

Benim oğlum mu, diye çığlık attı komşu teyze. Sevinç çığlığı tabi. Sonra hep beraber koşar adım yürümeye başladık bizim eve doğru.

Bir süre sonra konuşma bitmiş. Herkes çok mutlu görünüyordu.

Komşumuz olan teyze ellerimden tutup sevinçle öptü. Maşallah, büyümüş de bana oğlumun müjdesini getiriyor, hadi gel sana kuru üzüm vereyim, diyerek beni adeta sürüklemeye başladı.

Aslında ondan da herhangi bir beklentim yoktu.

İnsan çocukken ne kadar da saf ve masum oluyor. Ama büyükler ve çevre ne kadar da hızlı bozuyormuş fıtratı.

Askerdeki abinin oyuncak vaadi zaten içimi bir hoş etmişti. Bir de teyzenin avuç dolusu kuru üzüm ikramı…

İşte bu ilk telefon maceramdı. Tek tuşlu telefonla daha ne maceralar yaşayacaktık. Bu daha sadece başlangıçtı…

İzzet Irmak (Ocak 2017)

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 282 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

1 yorum

  1. Evet rahmetli dedem Allah rahmet eylesin
    Vakit gece yarısıda olsaydı
    Telefon geldiğinde muhakkak bizi gönderir
    Haber verdirirdi.
    Bir metre kar olsaydı dahi….

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.