KIRMIZI KURT

Share

Seni Canavar seni!

Bir bir yedin bütün koyunlarımı.

Hayvanlarımı telef ettin.

Davarlarımı…”

Altmış beş yaşını geçkin Mehmet Çavuş’un elinde “haziran” dediği ince bastonu, kapının önünde duran kırmızı renkli küçük Japon traktörünün ön tekerlerine vurup duruyordu. Bir yandan vuruyor bir yandan da söyleniyordu.

“Kırmızı kuuurt, kırmızı kuuurt!”

Bir ara baharın son yağmurlarının habercisi, güneş yansımaları eşliğinde ince ince yağan rahmete sevinircesine başını gökyüzüne çevirdi.

“Yağmur iyidir, hele bu mevsimde çok iyi. Buğdaylar için hayat suyu olur.” diye düşündü. Düşündü mü söylendi tam kestiremedi.

Baktı etrafında kimsecikler yok. Kendi kendine mi konuşmaya başlamıştı ne! Tövbe tövbe çekti içinden, başını sağa sola sallayarak.

Evin güneyinde, tepenin yamacında otlayan kuzulara ilişti gözü. İlkbaharın son demlerinde artık solmaya yüz tutmuş rengârenk çiçekler arasında oynaşan oğlakları izledi bir süre.

Sonra köye doğru baktı. Baharda ne güzel oluyor buralar diye geçirdi içinden. Kerpiç köy evlerinin ardına dizilmiş gibi yemyeşil buğday tarlalarına, cırtlak sarıçiçeklerle bezeli otlaklara, uzaktan uzaktan göz kırpan göl manzarasına, kıvrım kıvrım yayılan tepelere, bazı tepelerde otlayan koyun sürülerine, davar sürülerine…

Aniden anımsamış gibi haziranı sol elinden sağ eline geçirdi, iyice kavradıktan sonra bütün kuvvetiyle yeniden vurmaya başladı Traktöre:

“Kırmızı Kurt, bütün koyunlarımı yedin, bütün kuzularımı…”

Sinirini alamamış olacaktı ki bastonu bırakıp ayağıyla vurmaya başladı ön tekerlere. Düşündükçe sinirleniyor, sinirlendikçe tekmeliyordu.

“Allahu Ekber!” nidası gökyüzüne yükselene kadar geçmedi kızgınlığı. Camiye baktı, İmam caminin damına çıkmış öğle ezanını okuyordu.

Elektrik olmadığı zamanlarda böyle yapardı köyün emektar imamı. Gerçi buralarda elektrik her zaman kesilirdi ya. Zaten buna bir çözüm bulunmuş, cami duvarına ağaçtan yapılma sağlam bir merdiven dayanmış hazırda bekletiliyordu.

“Lanetli şeytan, yine kafamı karıştırdı” dedi. Etrafına baktı. Samanlığın önünde oyun oynayan torununa seslendi: “Haydi oğlum camiye gidelim. Duymadığını düşünerek bir iki defa daha seslendi.

Toz toprak içinde kendisine doğru koşan çocuğun başını okşadı: “Bu ne hal oğlum, böyle camiye gidilir mi?” derken bir yandan da çocuğun üstünü silkelemeye çalışıyordu.

Torunu gönülsüzdü anlaşılan. “Ben gelmeyeyim o zaman dede” dedi kısık çekingen bir sesle.

Mehmet Çavuş güldü: “Bak sen kerataya, gelmeyecekmiş, gel şurada abdest alalım da camiye gidelim, hadi. Zaten birazdan yağmur yağacak ıslanırsın, hadi diyorum!”

Ezan bittiğinde ikisi birlikte evin yanından geçen, özellikle bahar aylarında gürül gürül akan arkın kenarında oturmuş abdest alıyorlardı. Bitince hızla hazırlanıp camiye yöneldiler.

Torununun elinden tutmuş camiye doğru koca koca adımlarla yürüyen Mehmet Çavuş, bir yandan da dönüp dönüp “Kırmızı Kurt”a bakıyordu.

Bir türlü söz dinletememişti oğluna. Yapma oğlum, satma oğlum demiş, kâh yalvarmış kâh kızmıştı ama nafile.

Bizim az bir tarlamız var zaten. Bize yetecek kadar. Onu da traktör kiralar süreriz. Şimdi ne gereği var bu kadar hayvanı satıp bu demir yığınına yatırmaya. Hem de üçte bir ortaklığına.

Üstelik geldiğinden beri daha bir kazancını da görmedik. Her seferinde bir koyunu veya bir keçiyi daha yemeye devam ediyor.

Tamir para, bakım para, mazot para, yağ para… Hep gider hep gider. Gelir nerde? Yok…

Evet, sağlam ve yeni bir traktör olsa belki güzel olabilirdi, bir de ortaklı olmasa, tamam.

Traktör eski, üçte bir ortaklık… Bu demir yığını kendini doyuramıyor daha, nerde ki bizi doyuracak!

Bu düşünceler içerisinde caminin kapısından içeri girdi.

İçeri girmesi ile iki adım geri atması bir oldu. Kapıda koca bir afiş asılmış, üzerinde kimyasal saldırı halinde nasıl korunması gerektiğini anlatan resim ve yazılar vardı.

“Kimyasal atsalar kim kurtulur, dalga mı geçiyorlar bunlar? Her şeyimiz Saddam’ın insafına kalmış demek ki. Bir füze atsa, Allah korusun!”

“Hasbinallah ve ni’mel vekil ” çekti dünyayı arkada bırakarak.

En iyisi Allahın huzuruna çıkmak, ondan dilemek ne dilenecekse, diye düşünerek rahatlayabilirdi ancak.

(İzzet Irmak 26.02.2017- Meram)

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 281 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.