ESKİLERDEN ACI BİR HİKAYE

Share

 

-İyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir öğretmen olan eşime…

 

Bu işi yapmak ona huzur veriyordu. Yıllardır bütün sıkıntılarına rağmen büyük bir özveriyle yaptığı hizmetler olmasaydı, hayatın karşısına çıkardığı sayısız zorluk, sıkıntı ve sürprizin nasıl üstesinden gelebilirdi ki.  Ritüelleri, evraklara işlenip raflarda desimal dosya planına göre dizilmiş tertipleri, sırf yapılmış olsun diye yapılan işleri ve yapmacıkları sevmiyordu. Hatta bütün bunları yapmak zorunda kalsa da sevmiyordu işte.

İşinin “insan” olduğunu her zaman aklında tutardı. Bütün bunlar insanı eğitmek için değil miydi, öyleyse neden insanı eğitmek adına yapılan faaliyetlerde insan unutuluyordu?

Neden “vatana ve millete hayırlı evlatlar yetiştirmek” ibaresi sadece belirli gün ve haftaların sıkıcı, bunaltıcı, soğuk metinlerinin gelişme bölümünün sıradan bir cümlesi olmaya mahkûm ediliyordu? Neden insanlar karşılarındakilerin dinlemeye hazır olup olmadıklarını düşünmeden “derslerini anlatıp çıkmak” deyiminin etrafında dört dönüyorlardı?

Ne zaman gündeme getirmeye çalışsa “sistem öyle hocam, biz ne yapabiliriz ki…” serzenişinin kulaklarını nasıl tırmaladığını unutamıyordu. Ah şu “sistem”… Nasıl bir şeyse artık, her yer yerde o var.

Şu anda dersi yoktu, ancak öğrencilerinin her zaman eğitime ihtiyacı vardı. Birkaç gün sonra yapılacak olan “İstiklal Marşımızın Kabulü ve Milli Şairimizi Anma” oratoryosu için büyük bir hevesle çalışan öğrencilerinin yanında olmalı onlara rehberlik etmeliydi. Ne de olsa durmadan onlara milli ve manevi değerlerimizi benimsetmeye ve sevdirmeye çalışıyordu. Belki de bu sebepten o minik bedenler koca yürekler taşımaya başlamışlardı, yaşlarından beklenmeyecek bir olgunlukla.

Bugünlere kolay gelmemiştik elbette. Nice genç bedenler feda etmişlerdi önlerindeki uzun hayatları ve hiçbir zaman yaşanmayacak hatıraları… Bu çocuklar bunları bilmeli, belki de onların hatıralarını canlandırmayı öğrenmelilerdi.

Sadece derslerle bunları sağlamak mümkün değildi. Asıl mesele ders dışında maruz kalınan tehlikelere karşı onları korumaktı. Her türlü ahlaksızlığın alıp yürüdüğü internet ve TV ortamının tehlikeli ve aldatıcı cazibesinden kurtulmanın ve her biri paha biçilmez bir elmas olan öğrencilerini korumanın gerekliliğine inanıyor ve buna göre gayret gösteriyordu.

Bir yandan evine, ailesine ve çocuklarına bakarken; öte yandan mesai sonraları öğrencilerinin evlerini ziyaret etmek için gayret göstermesi ve her biriyle tek tek ilgilenmesinin bütün zorluklarını yaşasa da bundan sonsuz bir haz alıyordu. Bunun belki de ihsan-ilahi tarafından kendisine ödenen peşin bir ücret olduğunu da düşünüyordu bazen. Tabi daha da şevkleniyordu o zamanlar.

Öğrencilerinin gelişmesi, pişmesi, donanımlı ve başarılı birer birey olmaları için hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyordu. Adeta ünlü bir ressamın kıymetli bir tablosu gibi her birini özenle koruyor, her birine ayrı ayrı ihtimam gösteriyordu. “Onların hatalarına dayanamıyorum. Bazen çok sinirlendiğim de oluyor ama karşımda o masum ve ürkek hallerini görünce kayboluveriyor bütün kızgınlığım.” Dediği zamanlar az değildi.

Ders dışındaki zamanlarının çoğunu oyun-eğlence, ev-araba geyikleri, giyim kuşam muhabbetleri ve kişi çekiştirmeleriyle geçiren bazı meslektaşlarına bir türlü ısınamıyordu. Hayatın amacı bunlar olmamalı, hele ki insan eğitmekle vazifeli bir topluluğun lügatinde bu tür kavramların neredeyse görünmeyecek kadar küçük olması gerekirdi.

Neyse ki kendisiyle aynı kaygıları taşıyanların sayısı da hiç az değildi ya işte bu ona umut veriyordu hizmet için.

Öğrencileriyle iletişim kurmanın ve onları her yönüyle eğitmenin bütün yolarını deniyordu. Yıllardan beri bütün zorluk ve imkânsızlıklara rağmen; tiyatrolar, etkinlikler, şiir dinletileri, geziler, okuma saatleri gibi birçok vesilelerle onların hayatlarını yönlendirmelerine ve faydalı olma bilincine ermelerine yardımcı olmaya çalışıyordu.

Meslek hayatı boyunca her türlü zorluğun üstesinden gelmeye çalışmaktan bıkmamıştı da sırf “kadın” olması yüzünden yaşadığı zorlukları bir türlü hazmedemiyordu.

Zaman zaman sorun yaşadığı müdürlerinin duyarsızlığı en güzel ifadesi olan şu sözlerle zirve yapıyordu: “Hoca hanım güzel çalışıyorsunuz da şu başörtüsüyle okul bahçesine girişleriniz çok tehlikeli, müfettiş görürse maazallah görevimizden oluruz. Biliyorsunuz biz de emir kuluyuz.”

Ah bir de “Allah’ın kulu olabilsek…” diye iç geçiriyordu her seferinde. Hangi emir Allah’ın emrinin üstünde olabilirdi ki. Hem bu millet asırlarca iman bayrağıyla ümmete önderlik etmiş millet değil miydi? Nasıl bu hale düşebilirdi ki? Kurtuluş savaşında bu yurdu işgal eden askerlerin, zulüm altında inleyen milletimizin kaynaklarıyla her akşam düzenledikleri balolardaki Fransız ve İtalyan kadınlar gibi giyinmemek veya onlar gibi olmamak suç muydu?

“Türban bizim geleneklerimizde yok ki, geleneklerimize göre giyinsek daha iyi olmaz mı?” diyenlere ise ayrı bir sinir oluyordu. Bu sebepledir ki böyle diyenlere cevabı yapıştırmadan duramıyordu: “Geleneklerimizdeki kadın giyim şeklinin İslam’a aykırı bir tarafı yok zaten, geleneklerimizde mini etek, kadının erkek gibi giyinmesi de yok, ona neden karışmıyorsunuz?”

Hiç kimsenin giyimine kuşamına karışmak kimsenin haddine olmamalıydı. Özellikle kadını sadece bir cinsel obje olarak gören zihniyetin “kadın hakları” mavralarına karnı toktu.

Madem kadın haklarını savunuyorlar, madem kadına şiddete karşılar; neden yıllardır kendisinin ve kendisi gibi yüz binlerin de maruz kaldığı haksızlık ve şiddete ses çıkarmıyorlar? Bir kadının başörtüsüne müdahale etmek şiddet, zülüm ve insanlık suçu değil de nedir peki?

İşte yine müdür içeri girmiş: “Hoca hanım birazdan bakanlık müfettişi gelecek, belki öğrencilerimizle sohbet etmek ister, size zahmet etkinliğiniz bitse bile biraz oyalar mısınız çocukları?” Allah’tan bu yeni müdür inançlı bir insandı ve ilk defa bir idareci kendisini, başını açmaya zorlamıyordu. “Bir kadının giyimine karışmak en büyük barbarlıktır, boş verin biz işimize bakalım, öğrencilerimiz bizi bekliyor.” Der konuyu kapatırdı.

“Tabii müdür bey” demişti. Ne diyebilirdi ki zaten. Hem aslında güzel de olurdu, belki bu durum, öğrencileri için de farklı bir etkinlik olurdu. Hemen öğrencilerine döndü: “Çocuklar, birazdan sınıfımıza müfettiş gelecek, o gelene kadar biz de bir prova daha yapalım, olur mu?”

Öğrenciler hep bir ağızdan; “Tamam öğretmenim…” demişlerdi heyecanla. Birkaç dakika sonra dışarıdan müfettişin okul müdürü ve yanındaki diğer kişilerle birlikte içeri girdikleri gördü. Pencere açık olduğundan, sesleri duyabiliyordu. Okul müdürü durmadan okul hakkında bilgi veriyor, yaptığı çalışmaları, yapmak istediklerini ve sorunlarını dile getiriyordu.

Sınıfın kapısı açıldığında el işaretiyle provayı durdurdu. Kapıyı açarken güler yüzlü olan müfettişin yüzünün solduğunu, renginin değiştiğini çok rahat fark edebiliyordu. Öğrenciler de fark etmiş olmalı ki içeri girmeden kapının eşiğinde duran müfettişin “Nasılsınız çocuklar?” hitabına oldukça soluk bir şekilde “İyiyiz!” diyebildiler.

Aslında iyi değillerdi. Öğretmenlerinin anlattıkları ve müfettiş ile ilgili övgüleri üzerine “belki provanızı izler” temennisi bir yana, o içeri bile girmemişti.

Okul müdürü kapı eşiğinde duran müfettişe; öğrencilerin ders dışında “İstiklal Marşının Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma” etkinliğine hazırlandıklarını, öğretmenlerinin ise gönüllü olarak bu çalışmayı yönettiğini anlatıp duruyordu.

Görünen o ki Müfettiş Bey, hiçbirini duymamış, cüzamlı bir yerden kaçar gibi eşikten geri dönmüştü.

Gidip kendisine “hoş geldiniz efendim.” Diyecek ve yaptığı çalışma hakkında bilgi verecekti, hatta birkaç dakika zamanı varsa, öğrencilerinin, provanın küçük bir bölümünü sunmak istediklerini söyleyecekti.

Ama olmadı. Müfettiş, kendisinin yüzüne bile bakmadı. O yokmuş gibi davrandı. Yıllardır var olma mücadelesi veren biri olarak yine varlığını gösteremedi veya varlığı kabul görmedi. Müfettiş, topu topu birkaç saniye durduğu kapının eşiğinden cehennem azabından kurtulmak istercesine dönüp çıktı.

Neyse ki bu durumlara alışıktı. Şevkini kırmayacak, vatana millete hizmet edecek, milli ve manevi değerlerine saygılı çocuklar yetiştirmeye devam edecekti.

Özellikle bu yeni görev yerine geldiği birkaç aydan beri sırf başörtülü olduğu için resmen taciz ediliyor ve meslekten soğutulmaya çalışıyordu. Özellikle ilden gelen müfettişlerin çoğu son derece duyarlı ve anlayışlı olmalarına rağmen, içlerinden bir iki tanesinin inat ve tavırları yüzünden bazen haftalarca kendisini toparlayamıyor ve öğrencilerine faydalı olamıyordu.

Kendisine kılık kıyafet yönetmeliğini dayatanların, yönetmeliğin sadece “baş açık” kısmına takıldıklarına ve “mini etek, kısa kol, streç” gibi dar ve abartılı kıyafetlerle okula gelen bazı bayanları hiç bir zaman uyarmadıklarına ise bir türlü anlam veremiyordu.

Yıllardır yaptığı bunca hizmetin, her seferinde bu şekilde, başörtüsü bahane edilerek görmezden gelinmesine kızmıyordu artık. Nasıl olsa Allah rızası için yapıyordu bütün bunları. Ama 2013 yılında, halen bu tür çağ dışı uygulamaların devam ediyor olması onu üzüyordu.

Her zaman yaptığı gibi yine Allah’a havale etti. Öyle ya ne de olsa o en güzel vekildi.

Bu sabah evden çıkarken açık olan televizyondan bir sendika başkanının şu sözleri onu derinden sarsmış ve biraz da umutlandırmıştı: “Biz 1930 yılında kadına seçme hakkı verdik, 1934 yılında ise seçilme hakkı… Yıl 2013 ve hala kadınlarımıza ne giyeceğini seçme hakkını vermiyoruz, bu çok acınası bir durumdur.”

Okulun kapısından heyetin konuşmalarını, pencere açık olduğundan, hem kendisi ve hem de şaşkınlıktan ve üzüntüden sıralara çökmüş, çıt çıkarmadan bekleyen öğrencileri rahatlıkla duyabiliyorlardı:

“Efendim okulumuzun çeşitli sıkıntıları var ama gördüğünüz gibi öğrencilerimize en iyi imkânları sunmak için çalışıyoruz. Sınıfımızda dizüstü bilgisayar, projeksiyon cihazı ve klima var.”

“Müdür bey içerdeki bayan kimdi?”

“Efendim, velilerimizi tek tek ziyaret ediyoruz, sene başında 5. Sınıfta olduğu halde okuma yazma bilmeden bize gelen öğrencilerimiz, şimdi rahatlıkla okuyabiliyorlar.”

“Müdür bey içerdeki bayanı sordum?”

“Öğretmenimiz efendim. Ha, bir de okulumuz (İmam Hatip Ortaokulu) yeni açıldığından binamız yok, bu okulumuzda misafir olarak duruyoruz, ama yaptığımız alan taramasına göre önümüzdeki yıl okulumuza kayıt yaptırmak isteyen çok sayıda öğrencimiz var. Velilerimizle görüşmelerimiz devam ediyor. Bu durumda önümüzdeki yıl yeni bir binaya veya daha çok dersliğe ihtiyacımız olacak, bunu da bakanlığımıza iletirseniz…”

“Müdür bey öğretmeniniz o şekilde derse girebiliyor mu?”

“Ne şekilde efendim?”

“Başörtülü…”

“ Efendim şu anda dersi yok, gönüllü olarak öğrencilerle çalışma yapıyor.”

“Kurallara uyalım lütfen, neyse gitmemiz lazım…”

Okul müdürü, hazır bir bakanlık müfettişi görmüşken, çalışmalarını ve sıkıntılarını anlatmaya çalıştıkça, müfettiş bey’in “içerdeki bayan” diye tiksinerek anlattığı kişinin kendisi olduğuna inanmak istemiyordu.

Evet, evet kesinlikle inanmak istemiyordu. Hem kendisi, hem de gözlerinin içine bakan ve bazen de kendisine yanlışlıkla mı bilinmez  “anne” diye hitap eden öğrencileri…

 

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 340 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.