DAĞLARIN AMANSIZ YİĞİDİ DELAĞRA

Share

 

(Kitaplarla Her Salı 18)

***

Bütün, nasıl ki parçaların bileşkesi ise; toplum da bireylerin bileşkesidir. Toplumu birey meydana getirir ama bireyi de toplum şekillendirir. 

Biz millet olarak yiğitlik, kahramanlık, iyilik, yardımseverlik gibi değerlerin banisi sayılırız. Genlerimizde var yani.

Bizim insanımız güçlüye öykünür ama iyi olan güçlüyü sever ve yüreğinde yaşatır. Onu efsanelere konu eder. Edebiyatımızın, hikâyeciliğimizin yerli sesi Mustafa Kutlu, İyiler Ölmez isimli hikâye kitabında, “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.” der.

İşte Delağra efsanesi de böyledir. Güçlü kuvvetli bir adamdır Delağra. Çukurova’nın Kadirli yaylaları başta olmak üzere, çeşitli bölgelerinde halen hikâyeleri dilden dile dolaşır.   Yaşamını insanlara ve hayvanlara iyilik yapmaya adamıştır. Ona dair hikâyelerin konusu hep budur. 

Değerli dostlar, bu hafta değerli bir eğitimci yazar olan Musa Aslansofuoğlu’nun “Delağra – Kuyu) isimli romanını okudum. Kitabı okuyana kadar sadece bir roman sanıyordum. Meğerse işin içinde, neredeyse destana yaklaşan efsaneler dizgisi varmış. Bu tür yazıları yazarken, her zaman yaptığım gibi, biraz internet taraması yaptım. Bu konuda yapılmış çalışmalar, belgeseller, şenlikler varmış.

Okuduğum kitap, sadece bu efsanelerden birini roman tadında anlatmış ama aslında kitap teknik olarak uzunca bir hikâye. Edebi anlamda efsane de denebilir tabi. Gerçek olan şu ki Delağra diye biri yaşamış. Hem de o kadar uzak bir zamanda değil. 19. Yüzyılda…

Bu yazıda Delağra hakkında her şeyi anlatmam mümkün değil. Dolayısıyla kitaptan aldığım bazı notları aktararak bir giriş yapayım. Bilenler bilgisini tazelesin, daha çok bilenler “hey yavrum hey” deyip bıyık altından gülümsesin, bilmeyenlere de bir kapı aralanmış olsun.

Musa Aslansofuoğlu imzasıyla yayımlanan elimdeki seksen iki sayfalık bu eser, 2012 yılında basılmış. İlk baskı. Yazar, aynı zamanda efsavevi Delağra’nın torunu. İnternet taramalarından anladığım kadarıyla, Delağra hikâyelerini yazmaya devam ediyor. Yani bu bir seri olacak. Elimdeki kitap, serinin sadece bir parçası. Ayrıca KAVAK (Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı) kısıtlı imkanlarla bir Delağra belgeseli de çekmiş. Youtube ortamında rahatlıkla bulabilirsiniz.

Aslansofuoğlu, bir eğitimci yazar ve şair. Kendisi ile tanışıklığımız birkaç aya dayanır. Tanışıklık dediysem, öyle oturup konuşmuşluğumuz yok. Bir kitap imza etkinliğinde beraber bir resim çektirmişlik düzeyinde. Emekli Maarif Müfettişi, tecrübeli eğitimci ve halen özel bir eğitim kurumunda müdürlük yapan güzel insan Duran İsaoğlu vesilesiyle… Daha sonra ise bir şiir platformunda onun verdiği ayakla karşılıklı yazdığımız birkaç kıtalık atışma… Haliyle bu yazıyı yazdığımdan haberi de yok.

Ona sorsam da daha geniş bilgi alıp öyle mi yazsam, diye düşündüm aslında. Ama vazgeçtim. Doğallığı bozmaya gerek yok. Ben okuduğum kitaptan bahsedeyim de sonrasına bakarız. Belki ileride kendisi ile daha detaylı bir söyleşi de yaparız.

Gelelim Delağra’ya… Kimdir Delağra?

Kitabın yarısına kadar bu soruyu ben de kendi kendime sordum durdum. Kitap, Kala Paşa’nın hikâyesi ile başlıyor. İlginç bir karakter Kala Paşa. Torosların Yüce Dağında hayvancılık yapıyor.

“Sadece o değil. Yüzyıllardır kaderiyle yaşayan yörenin insanları, daha çok dağların kuzey yamaçlarında oturmaktaydı. Buraları kendilerine vatan bilmişler, dağlar ve ormanlar onları buralarda misafir etmişti. (Sf. 11)”

Kala Paşa’nın çobanları var, sürüleri var. Belli ki bir ağa. Bir de Ağ Tosunu var ki dillere destan. Kitapta bu dağlar şöyle tasvir ediliyor:

“Orta Torosların en yükseğinde bulunan Yüce  Dağı, çevresine nazire yaparcasına, kendisini gösteriyor. Bu gösterişle, o bölgenin her yönüyle olağanüstü insanı olan Delağra gibi dik ve kuvvetli bakıyordu etrafına. (Sf. 9)”

Ağ Tosun, Kala Paşa’ya, bölgenin renkli simalarından Karamüftüzade tarafından hediye edilmiş. Kitapta Delağra ile ilgili ilk ipuçlarından biri de Ağ Tosun üzerinden veriliyor:

“Dananın adı, Ağ Tosun olsun. Bu danaya öyle iyi bakın ki Delağra gibi güçlü, heybetli, rakipsiz ve cesur olsun. Hiçbir tosun onunla uğraşamazsın, hiçbir tosuna mağlup olmasın. (Sf. 19)

Ağ Tosun duruşu ve hareketleriyle, halay başı çeken Delağra gibi güçlü, gösterişli ve güzel görünüyordu. (Sf. 22”

Hikâye, Kala Paşa’nın bu Ağ Tosununun kaybolması üzerine kurgulanmış. Ağ Tosun bulunuyor ama bir müşkül var. Sırt üstü, bir kuyuya düşmüş hayvancağız. Kuyu geniş olsa, dibine düşüp boğulacak. Bereket versin ki kuyu dar, tosun iri… Köylüler toplanıyorlar ama hayvana zarar vermeden onu çıkarmak mümkün değil. İşte tam o sırada akıllarına Delağra geliyor. Şimdi Delağra’yı kitaptaki ifadelerle tanımaya çalışalım:

“Delağra çok gösterişli bir yiğitti. Gür saçlıydı. Saçları boynundan omuzuna doğru dökülüyor, kulağının önünden yüzüne doğru uzanıyordu. Çok iri olmayan büyük bir başı vardı. Yüz kısmında geniş bir alın, inceden kalınlaşan bir burun, yarı kalın simsiyah kaş, iri ve siyah bir göz, uzunca kirpikler, çıkıkça elmacık kemiği, esmer tende nar tanelerini andıran kırmızı yanağı ona bir başka yağızlık, yakışıklılık, diğer insanlarda olmayan ayrı bir görüntü veriyordu. (Sf. 62)”

Delağra’nın gücü ve efsaneleri, onu zaman zaman korkunç bir karakter olarak da lanse etmiş anlaşılan. Geçtiği yerlerde çocuklar saklanıyormuş. Ama aslında o, evcil yaban demeden, yaralı hayvanların yaralarına krem bile geliştirecek kadar yufka yürekli. Peki, neden bazen de korkuluyor ondan? Onu da kitaptaki kahramanlardan Gelin Bibi anlatsın:

“Damlara kaçıp saklanmamız Delağra’nın suçu değil ki. Bu bölgede kim çocukları korkutmak ister; Delağra geliyor, Delağra’ya söylerim, Delağra şöyle der, Delağra böyle eder, Delağra öyle yapar, diye korkutuyoruz. Bizler böyle konuşunca, sizler de korkuyorsunuz kuzum. Şu kadarını söyleyeyim sana; Delağra asla bir mazluma, yolda kalmışa, ihtiyacı olana sırtını çevirmez. Hiç kimseyi görmezlikten gelmez. Delağra’ya kimin işi düşerse koşar gider, yardım eder. Ona Allah, hiçbir kuluna nasip olmayan güç vermiş. O da bu gücü, insanlara yardım etmekte kullanır. Üstelik bir yere çağrıldığı zaman uzak yakın, gece gündüz, sıcak soğuk, zengin fakir demeden koşup gider. Elinden gelenin en iyisini yapar ama asla hoşuna gitmeyen hareketleri ve gereksiz konuşmaları sevmez. (Sf. 61,62)

Delağra akıllarına geldi de ona ulaşabildiler mi? Delağra geldi mi? Geldiyse, o kadar insanın sağ salim çıkaramadığı Ağ Tosunu çıkarabildi mi?

Bu soruların cevabını, sizi değerli okurların merak duygusuna havale ederek bir iki hususu daha dile getirmek istiyorum.

Kitapta yöresel söyleyişler de var. Nitekim bilmeyenler için kitabın sonuna bu kelimelerin anlamı da eklenmiş. Kahramanın ismi de zaten bir yöresel söyleyiş: 1861 yılında Kadirli ilçesinde doğan Kara Mehmet gücüyle, kuvvetiyle kısa sürede halk arasında tanınmış ve kendisine Deli Kara denmeye başlanmış. Zamanla deli kara ismi Delağra olmuş.

Anlaşılan o ki Delağra, kendisine böyle hitap edilmesinden pek hoşlanmıyor. En azından samimi olmayanların böyle seslenmesinden. Bunu da kendisinden yardım istemeye giden iki delikanlının konuşmalarından anlıyoruz:

“Aman ha duymasın Delağra dediğimizi. Saygısızlık olmasın. Adı Mustafa’dır, kendisine Mustafa Ağam, diyelim. Delağra denmesine kızmaz ama samimiyetimiz de yoktur.

Memiş, Osman’a bakarak; haklısın kardeş, biz Mustafa Ağam, diyelim. (Sf. 60)”

Delağra, bir anlamda milletimizin içindeki iyilik ve yardımseverlik duygularına da tercüman olduğu için halk içinde yaşamaya devam ediyor. Kendisi ile ilgili çekilen ve bu kitabın yazarının da başrol oynadığı belgeselde ironik olarak ölümü işlenmemiş diye biliyorum. Yani o içimizde yaşıyor, yaşamaya devam edecek.

Bugünlerde yine zor zamanlardan geçiyoruz. Zor zamanlar insanları değiştirir. Delağra’nın yaşadığı dönem de zor bir dönem. Osmanlı’nın yangın yeri olduğu, iç ve dış düşmanların leş karkası gibi üşüştüğü yıllar. Bu yazıyı, kitaptan alıntıladığım şu sözlerle bitirmek yerinde olurdu sanırım:

“Acılar, yöredeki insanları hiçbir zaman birlik ve beraberlikten uzaklaştırmamış, en küçük olumsuzlukta bile onları birbirlerine daha yakın kılmıştı. Bu olay da bu insanlar için sevinçleri, üzüntüleri, mutlulukları, acıları hep birlikte yaşadıklarının en güzel bir örneğiydi. (Sf. 58)”

Bitiremiyorum bir türlü. Kitapta efsanelere özel kalıplaşmış ifadeler de var. Onlardan biri de kahramanı çağırma ritüeli. Emir hoca onun samimi arkadaşı:

“Emir Hoca yerinden fırladı, kalabalığın içerisinden öne doğru çıkarak, gür ve keskin sesiyle haykırdı:

Karanlıkları aydınlığa çeviren,

Halkı adıyla dahi heyecanlandıran,

Olmaz olmaz denen nice işleri olduran,

Çaresiz kalanlara çare olan yolda kalmışlara yol gösteren,

Aman dileyenlere merhamet eden,

Düşmanlarına fırtına olan kötülüklere dur diyen, İnsanlara hizmet için yaratılan,

Efsaneleri dahi kıskandıran,

Dağların amansız yiğidi,

Hayvanların dostu,

Canlıların can yoldaşı…

Delağra çıkarır bu tosunu, dedi. (Sf. 

51)”

Son olarak bir de “Zuvarlama” bölümü var. Onu da yazarla yapılan bir söyleşide, kendisinden alalım:

“Delağra’nın çok güçlü olduğunu bilen halk onun neden hoşlandığını da biliyor. Bu yüzden ”Ha Gara! Ha Gara!” diye motive etmek için destek veriyor. Halk bu motive etme olayına zavurlama, diyor. Günümüzde azarlama olarak anlaşılmakta. O dönemde övme, galeyana getirme, destekleme anlamı içeriyordu.”

Bu meseleyi bir araştırın derim değerli dostlarım. Haftaya yeni bir kitabın dünyasında görüşmek üzere…

***

İzzet Irmak 

#kitaplarlahersalı www.izzetirmak.com

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 340 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.