ÇAĞIN DİYETİ

Share

 
 
(KİTAPLARLA HER SALI 3)
 
Hayat, bazen seyyar bir sahneye benzer. Hem de her anı bir bedel üzerine kurulmuş seyyar bir sahneye…
 
Boyundan büyük dalgalarla boğuşan eski zaman buharlı gemileri gibi bir sağa bir sola sallanır durur. 
 
Görünürde rengarenk olsa da arka planda kim bilir ne gayretler ne zahmetler saklıdır. Bir gülüşün arkasında kim bilir ne feryatlar vardır. 
 
Bize verdiğinden daha fazlasını alma huyu yeni devrin popüler zevki olsa gerek. Bir koltuk takımı, bir mutfak takımı, bir yatak odası ve yemek odası takımı…. Araba, ev!
 
Eski devirlerde yaşayan insanların sahip olmadıkları/olamadıkları gözümüze gözümüze sokulup günümüzde sahip olduğumuz nimetlerin değerini bilmemiz isteniyor. 
 
Eskiden kaloriferli ev mi vardı, uçak mı, tren mi, araba mı? 
 
Ya teknoloji… Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler, neredeyse üç boyutlu görüntü sağlayan televizyonlar…
 
Say say bitmez onca nimet.
 
Elhak doğrudur. Günümüzde sahip olunan imkânlar hakikaten muhteşem. Bazı yeni devir dervişleri gibi inkâr edecek veya tahfif edecek değilim. 
 
Ama söyler misiniz bütün bunlara sahip olmak için neleri vermemiz gerekiyor?
 
İşte tam burada Ömer Seyfettin’in “Diyet” isimli hikâyesi beliriveriyor zihnimde. Hikâyeyi tekrar okudum. Ana kahramanı Ali, birtakım gizemli halleri ile beraber son derece çalışkan, dürüst, namuslu bir ustadır. Sipahilere yaptığı kılıçlar, kamalar dillere destandır. 
 
İşinde gücünde olan Ali Usta sadece savaş zamanlarında ortadan kaybolur, orduya katılır, görevini yapar geri döner. 
 
Gün olur, başına olmadık bir iş gelir. Hırsızlıkla suçlanır. Alakası yoktur ama bütün deliller de onu gösterecek şekilde tasarlanmıştır âdeta. 
 
Çare yok mahkemeye çıkar. Sonuç bellidir. Sol kolunun kesilmesine karar verilir. Cezanın tatbiki için hapiste beklerken onu çok seven sipahiler kolunun diyetini ödemek için çareler ararlar. En sonunda mahallenin cimri kasabını bulurlar. Kasap isteksizdir lakin sipahilerle de iyi geçinmek ister. Tamam, der. Diyetini ben öderim ancak o da ben yaşadığım sürece bana hizmet edecek, diye de şart koşar.
 
Kabul etmek istemese de sipahiler Ali’yi zorlarlar. Adam yaşlı, ölünce yine kendi işinin başına geçersin, derler. Çaresiz kabul eder.
 
Kabul eder etmesine ya cimri kasaba dayanmak hiç kolay değildir. Ali’yi adeta insanüstü bir performansla çalışmaya zorlar. 
Üstüne üstlük her fırsatta çemkirir: “Ulan Ali, ben olmasam şimdi çolaktın be!”
 
Ali bir süre dayanır ama bir noktadan sonra gururu incinir.  Yine kasabın çemkirdiği bir gün dayanamaz, elindeki satır ile vurduğu gibi sol kolunu keser atar. 
 
Al, der. Al senin diyetin… Sonra da çeker gider.
 
Çağımız tam bir esaret çağı aslında. Pek çok imkân sunuyor ama kime, ne kadar, ne karşılığında?
 
Durmadan çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. İhtiyaçlar durmadan artıyor, artıyor, artıyor. Çok kazanıyor olsak bile sürekli borçluyuz. Yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor… 
 
Bir iş yetmiyor, ikinci hatta üçüncü iş arayışları ile hayat çalışmak, yemek ve uyumaktan ibaret hale geliyor. 
 
Sizce de modern kölelik değil midir bu?
 
Bazen insanın, al sana modern çağ, al sana diyetin, diyerek çekip gidesi gelmiyor mu? Hem de ne istiyorsa bırakıp ardında…
 
İzzet Irmak

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 340 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.