KÖYDE YAŞAYAN MUSATAVVIF, BİLGE BİR OZAN: ÂŞIK FEYMANİ

Share

(“SOR BİZE” İSİMLİ ŞİİRİN, ŞAİR BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ)

Âşık Feymani, sadece yöresinin değil, tüm Türkiye’nin, hatta Türk dünyasının önemli bir halk ozanıdır.

Haz, hız ve çıkarın Tanrı mesabesinde olduğu bir devirde yaşamanın etkisiyle olsa gerek, söz sanatlarının değeri yeteri kadar bilinememektedir maalesef. Binlerce yıllık mirasımızı günümüze taşıyan, dilimizin ve kültürümüzün yaşayan hazineleri ozanlarımıza, âşıklarımıza, şair ve yazarlarımıza daha çok değer verilmesi dileği ile başlamak istiyorum.

Bu yazıda, Âşık Feymani’nin “Sor Bize” isimli on dokuz kıtalık uzunca şiirini dikkatlere sunmaya çalışacağız. Şiir uzun, mana derin, şair derya… Hal böyle olunca yanlış bir söz dememek adına ve husussan, haddimizi aşmamak adına biraz genel ve özetin özeti ölçüsünde konuya yaklaşmaya çalışacağız. Sürç-i lisan eder isek şimdiden affola.

Şiiri daha iyi anlamak için öncelikle şairden biraz bahsetmek gerekir:

Âşık Feymani, 1942 Yılında Osmaniye ilinin Kadirli ilçesine bağlı Azaplı köyünde doğdu. İlkokul mezunu olan âşık, 1967 yılından beri yurt içinde ve yurt dışında pek çok âşık toplantılarına katılmıştır. Yayınlanmış şiir kitapları vardır. Ayrıca çeşitli kademelerde üniversite akademik çalışmalarında şiirleri ve hayatı incelenmiştir. Aşığın adına, Osmaniye’de 1997’den bu yana, her yılın kasım ayında Osmaniye Belediyesi, OFAD ve Kültür Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği (Son yıllarda Kadirli Belediyesi ve KAVAK Derneği tarafından düzenlenmektedir.) “Âşık Feymânî Şenlikleri” yapılmaktadır.

Sağlığında adına şenlikler yapılan ilk âşık olma özelliğine sahiptir. Evli ve 4 çocuk babası olan âşık, köyünde ikamet etmektedir. Asıl adı Osman Taşkaya’dır.

Âşık Feymânî, halk şiirinin sevilen türlerinden güzelleme, koçaklama, taşlama, nasihat, mektup, destan ve devriye tarzında yüzlerce şiir söylemiştir. Atışmaları başarılı olup, öğretici niteliktedir. Şiirlerinde işlediği temalar arasında tabiat ve ormanın ayrı bir yeri vardır. Bu konuda yazılmış onlarca şiiri vardır. Şiirlerinde pek çok âşığın dile getirmediği konuları işlemiştir.

Âşık Feymânî, aynı zamanda iyi bir kaynak şahıstır. Bugün Çukurova âşıklığı, bozlak söyleme ve Karacaoğlan geleneğinde kapısı çalınacak ilk âşıktır belki de. Çukurova’dan şiirleri bestelenen (Ölüm Yakamı Tutma Git, Ahu Gözlüm) ilk âşık yine… Tabii ki şiirlerinin bestekârının da kendisi olduğu kaydını düşelim buraya.

Şiirlerinden hareketle hayata bakış açısı hakkında bilgi edinebiliriz. Çok ince bir ruha sahip olan Âşık Feymânî için; “Bir gönül âşığıdır.” demek mümkün. Bu nedenle şiirlerinde zaman zaman tasavvufi unsurlar ön plana çıkmaktadır. Nitekim bu yazımızda da usta şairin tasavvufi yönüne dikkat çekilecektir.

Âşık Feymani’nin yakın dostlarından ve aynı zamanda onun “çırağı” olan Öğretmen Şair Turgut Yörükoğlu, onun şiirleri hakkında şu önemli tespitlerde bulunur:

Dili halkın dili ve sadedir. Kolayca anlaşılır ama manası da bir o kadar derindir. Sade dil, derin mana onun şiirinin en önemli özelliğidir.

Şiirlerinde mükemmel bir akıcılık vardır. İster türkü olarak ister şiir olarak söylensin, asla ağzı ve dili yormaz. Sızıcıdır ve ince ünlüleri kullandığı için ses ahengi ve müziksel ritmi yüksektir.

Sözcük hazinesi zengin olduğu için sözcük tekrarı görülmez. Hem literatürdeki hem de (halk dilindeki) yöresel sözcüklere hâkimdir. Şiirlerinde şekil hataları kolay görülmez. Hem manaya hem de şekle çok önem verir.

Her şiirde sihirli bir ifade bulunması gerektiğine inanır. O can alıcı ifadeyi kusursuz söylemek lazım, der.

Şiirlerin mutlaka bir yaşanmışlığı, hikâyesi olması gerektiğine inanır…

Şiire gelecek olursak,

“ Sor Bize” isimli şiir, 19 dörtlük 76 dize ve 536 sözcükten oluşmaktadır. Şiirde halk edebiyatının genel özelliklerinin yanı sıra, divan edebiyatı mazmunları ve tasavvufi halk edebiyatının özellikleri birlikte görülür.

Bu şiir esasen Tasavvufi Halk Edebiyatı nazım türlerinden “Devriye”ye güzel bir örnektir. Devriyeler, İnsanın varoluşunu anlatan tasavvufi şiirlerdir. Devir kuramını anlatır. Devir kuramı; Hz. Muhammed’in “Ben Nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile ilgilidir. Mutasavvıflara göre vücut halindeki Hz. Muhammed, yeryüzüne sonradan gelmiştir. Hâlbuki ruh hâlinde olan Hz. Muhammed, ezelden beri vardır.

Vakti gelen ruh, maddî âleme iner. Önce cansız varlıklara, sonra bitkilere, hayvana, insana en sonra da insan-ı kâmile geçer. Oradan da Allah’a döner ve onunla birleşir. Bu inişe nüzûl; Allah’a dönüşe de uruç denir. İşte bu inişi ve çıkışı anlatan şiirlere devriye denir. Felsefi bir konuyu işlediğinden anlaşılması, tasavvuf konusunda yeterli bilgisi olmayanlar için, zordur.

Şiir, 15’li hece ölçüsüyle yazılmış olup genel olarak 8+7 ile 4+4+4+3 duraklarının kullanıldığı görülüyor. Hece sayısı yönüyle de divan şiirlerine benzemektedir. Hece şiirine göre pek tercih edilmeyen bir kalıp olmasına rağmen, şairin ustalığı sayesinde 8’li hece ölçüsüyle yazılmış bir semai yahut 11’li hece ölçüsüyle yazılmış ahenkli bir ilahi rahatlığında okunuyor.

Kafiye örgüsü olarak ilk kıta aaba diğerleri ccca/ddda/eeea… düzenindedir. Yine bu düzen de yaygın değildir ama şiirin ruhu ile adeta birleşmiştir burada. Derli toplu bir ifadeyle bu şiir; kendine has bir kalıp ve ses ile nevi şahsına münhasırdır.

Şiirde “haber sor bize” ana redif olarak kullanılmıştır. Bu ana redif aynı zamanda şiirin taşıyıcı kolonu niteliğindedir. Tıpkı Âşık Feymani’nin yukarıda zikrettiğimiz “her şiirde sihirli bir ifade bulunması gerektiği” düşüncesinin tezahürü gibi…

İnsanoğlunun var oluş ve fani dünyadaki yolculuk serüvenini, tasavvufi kavramları ustaca kullanarak dile getiren şair, ana redif marifetiyle, düzenli aralıklarla, okuyucuyu sarsmakta ve heyecanını diri tutmaktadır. Yoksa böylesi uzun bir şiirde dikkati canlı tutmak olası değildir.

Ana rediften başka “-den” ayrılma hal eki de ayak dizelerinde redif olarak kullanılmıştır. Ayak kafiyesi “n” sesi ile sağlanmış olup yarım kafiyedir. Toplamda 21 ayak dizesinin bulunduğu şiirde “n” yarım kafiyesinin içinde bulunduğu hecede 11 ince, 10 kalın ünlü kullanılmıştır. Şiirde ince ünlüler toplamda 640, kalın ünlüler ise 498 adettir. Ünsüzlere baktığımızda ise yine buna benzer bir denge olduğu görülür. Bu da şiirde itidal üzerinde bir bilinçaltı akışı olduğu anlamında değerlendirilebilir.

Ahenk unsurları bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka husus da “zincirbent koşma” özelliğinin burada ustaca kullanılmış olmasıdır. Her kıtanın ayak dizesinin kafiyesi, bir sonraki kıtanın ilk dizesinin ilk kelimesi olmakta ve şiirin sonuna kadar devam etmektedir.

Kıtaların kafiye türüne baktığımızda ise; yarım, tam ve zengin kafiyelerin kullanıldığı görülüyor. Örnek verecek olursak, ikinci kıtada “gece/bilmece/hece” kelimeleri arasında “ece” ses benzerliği redifsiz zengin kafiyedir. Üçüncü kıtaya baktığımızda ise “var etti/nur etti/Ahmed-i Muhtar etti” ifadelerinde “etti” redif olup “r” sesleri yarım kafiyedir. Yine dördüncü kıtaya baktığımızda “mekândır/meydandır/ummandır” ses benzerliğinde “dır” ek fiil olarak redif olup “an” sesleri tam kafiyedir.

“dile/ile” ve “aldık/saldık” gibi tunç kafiye özelliklerinin de kullanıldığını hatırlatarak şiirde çok güçlü bir şekilsel ahenk olduğunu söylemek mümkün.

Şiir uzun olduğundan okuyucuyu sıkmamak adına örnek kıtalar üzerinden ifade ettiğimizin özeti şudur ki, “Sor Bize” şiiri, şekil ve ahenk unsurları bakımından oldukça başarılı ve kusursuz bir usta şiiridir. Ölçü, kafiye, redif, ayak dizeleri ve kafiyeleri; bir de zincirbent özelliği ile göze ve kulağa hitap eden özgün bir eserdir.

Mana itibariyle, yukarıda da değindiğimiz gibi, bu bir “Devriye” olduğundan, insanoğlunun var oluş ve fani dünyadaki yolculuk serüvenini oldukça etkili bir şekilde anlatmaktadır.

“Canan ilinden geliriz” ifadeleri ile başlayan şiir, aklımıza hemen “İnne lilllah ve inne ileyhi raciun” ayetindeki “inne lillah” ibaresini getirmektedir. Şiirin ilk iki kıtası, Divan Edebiyatındaki “rind-zahid” çatışmasını da çağrıştırmaktadır. “İlmi ledün bilmeyenler manaya der bilmece” bunun açık bir delilidir. Burada mana ile zahir denkleminde “ilm-i ledün” kavramını özetle açıklamak gerekir:

Tasavvufa göre; ledün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Yine Mutasavvıflara göre, Kur’an-ı Kerimde, (Kehf suresinde) bu husus açıkça bildirilmiştir.

Üçüncü kıtadan itibaren insanın varlık süreci başlıyor. Varlık sürecinin ilk kavramı olan “kün” ifadesi Kuran-ı Kerim’de Yasin Süresinin 82. Ayetinde geçtiği anlamıyla devreye giriyor. Bu ayet mealen şöyledir: “Bir şeyi istediğinde O’nun emri sadece ona: ‘Ol’ demesidir. O da hemen oluverir.” Aslında bir önceki kıtada ayak dizesi buna işret etmiş ve burada giriş yapılmıştır.

O’nun ol demesiyle başlayan varlık âlemi çeşitli evrelerden geçerek tekâmüle doğru ilerlemektedir. Şüphesiz her varlığın tekâmül evresi farklıdır ama insanoğlunun tekâmül süreci kendine hastır. Çünkü O, zaten “kudretiyle var etti”ği insanı “bir kandile nur etti.”

Ruh olarak böyle iken beden ve yaşam olarak insanın varlık süreci şiir boyunca oldukça ibretlik ve veciz ifadelerle sıralanmaktadır. “Kün” emri ile var olduktan sonra yaşanan tekâmül mücadelesini şiirden ifadelerle sıralamak daha uygun olur diye düşünüyoruz:

“O âlem ruhlar âlemi bir uluca meydandır / O anda düştük turaba orda çektik çok çile / Şireyi lezzet olarak evvel uğradık dile / Âdemin şekli cismine girdik nebadet ile / Gıdadan hayata döndük, kandan haber sor bize.”

Bu dizelerden de anlaşılacağı üzere insanın yaratılış serüveni kademe kademe anlatılmakta ve her satırda, tasavvufi kavramlar büyük bir ustalıkla, büyük bir rahatlıkla işlenmektedir.

Sekizinci kıtada insanın dünya yolculuğu başlamakta ve “Öyle bir yöne geldik ki âlem içinde âlem” ifadesiyle başlayıp “On yıl yaşa yüz yıl yaşa bin yıl yaşa vesselam” metaforu ile devam etmekte ve en nihayetinde dokuzuncu kıtada “Ya olur cennetten bir köşk ya cehennem gayyası.” dizesi ile dünya hayatı özetlenmektedir.

Burada dikkat çeken bir husus da, insanın varlık deveranı içerinde, dünya hayatının sadece kısa bir bölüm olduğuna sembolik işaret olmasıdır. Nitekim 19 kıtalık şiirde sadece iki kıta ayrılmıştır. İnsan bir yolcudur. Yokluktan varlığa, varlıktan elest bezmine, elest bezminden dünyaya, dünyadan berzaha, berzahtan haşre, haşirden ebede kadar devam eder yolculuğu.

Onuncu kıtada başlayan berzah süreci, “Bundan sonra nihayetsiz bir menzile varılır” dizesi ile dile getirilmektedir. Hemen ardından ruhların dirilişi ile başlayan mahşer ve ardından mizan, hesap…

Bundan sonra bazı ahlaki bakış açıları ile şairin tasavvufi görüşü ön plana çıkıyor. Bu ana kadar daha çok “iktibas” sanatının etkisinde olan şiir bundan sonra “irsal-i mesel” sanatının etkisi altına giriyor. Esasen bu aşamada şairin her bir dizesi de üzerinde uzunca düşünülecek birer mesel hükmündedir âcizane kanaatimce.

Başta arz ettiğim gibi şiir oldukça uzun ve derin olduğundan, çok detaylı tahlil imkânı, en azından bu format içinde, mümkün değildir. Ama şairin bakış açısını vermek adına bir iki noktaya daha değinmek elzemdir diye düşünüyorum:

Şair tasavvufta meşhur vahdet-i vücud görüşünü çok belirgin olarak ön plana çıkarmaktadır. “Mansur’un aşk lisanıyla Enel Hakk’ı biz dedik / Vahdeti vücut olanlar Burak-ı refreflidir” dizeleri bunu ifade eder. “Mansur” telmihi ve “Burak” istiareleri manayı gayet net bir şekilde ele vermektedir.

Malum olduğu üzere, Vahdet-i vücûd; ‘varlığın birliği’ ve ‘varlıkta birlik’ anlamında bir tasavvuf terimidir. Bu bağlamda “Yaratıcı-Âlem-İnsan” ilişkilerini açıklayan düşünce sistemidir. Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilmiştir. Vahdet-i vücûd öğretisi Allah’ın varlığının zorunluluğu ilkesine dayanır ve varlığın “mümkün” ve “zorunlu” diye yapılan ayrımına karşı bir teoridir. Nitekim İbn Arabî’nin, “Varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır.” sözü bunu göstermektedir. Genel hatlarıyla vahdet-i vücûd; Allah’ın tek varlık olduğu, evrenin Allah’ın dışlaşmış biçimi ve yansıması, Allah’ın da evrenin özü olduğu düşüncesidir.

Şiirin anlamsal bağlantısını diri tutan ve bende hayranlık uyandıran en önemli öğelerden biri de her kıtanın konusunun bir önceki ayak dizesinde işaret edilmesidir.

Üzerinde çalışılsa, rahatlıkla bir kitap hacmine ulaşabilecek gayet güzel bir araştırma konusu olacağını düşündüğüm bu şiir hem şairi, hem içeriği hem insana dokunuşu hem de harika müzikalitesi ile bir kült şiirdir.

Nasıl ki bir gölde derya barınmaz, öyle de bu âcizin ufku, Âşık Feymani gibi bir deryaya yeterli bir ayna olamaz. Siz değerli dostlarımızın dikkatini, yaşayan bir kültür hazinemize çekmek ve önemli bir şiirini tanıtmak şeklinde değerlendirilmesini umuyorum.

Şahsen bu şiiri okurken varlık ile yokluk arasında gidip geldiğimi hissettim. Şiirin okunup anlaşılması duasıyla.

İzzet Irmak

Şiirdiller Eğitmeni

KAYNAKÇA:

  1. Ekrem Demirli, “Vahdet-i Vücud”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c: 42, s: 431 vd.;
  2. Ahmet Özalp, “Vahdet-i Vücud”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c: 8, s. 166 vd.)
  3. Erman Artun. (1996). Günümüzde Adana Âşıklık Geleneği (1966-1996) ve Âşık Feymânî. Adana: Adana Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yayınları.
  4. Âşık Feymânî. (1989). Ahu Gözlüm. Kültür Bakanlığı Yayını.
  5. Âşık Feymânî. (2006). Gönül Sarayı. Ankara: Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını
  6. Serdarhan Musa Taşkaya, (2002). Sevgi Şehri Âşık Feymânî. Kadirli: Kadirli Belediyesi Yayını.
  7. Mehmet Yardımcı, (1999). Başlangıcından Günümüze Halk Şiiri Âşık Şiiri Tekke Şiiri. (2. Baskı). Ankara: Ürün Yayınları.
  8. Aşık Şiirinde Bir Mektep Adam Feymani,  Turgut Yörükoğlu Maddesi, Hatay Valiliği Yayını 2018

SOR BİZE

Canan ilinden geliriz candan haber sor bize,
Semaya seyran eyledik günden haber sor bize,
Gelecekten haber vermek ehli keramet işi,
Bu günü gördük yaşadık, dünden haber sor bize.

Dünden gösterdi bu günü rüya ile her gece,
İlmi ledün bilmeyenler manaya der bilmece, 
Ak üstüne kara yazıp okumadım bir hece,
Çoktan feyekün olmuşuz, künden haber sor bize.

“Kün” emriyle sevdiğini kudretiyle var etti,
Aleme şem’i şem’adır bir kandile nur etti,
Ol habibi kibriyayı Ahmed-i Muhtar etti,
Levhi- kalem esrarıdır, nundan haber sor bize.

Nundan nuru halk eyledi Bezmi elest mekandır,
O alem ruhlar alemi bir uluca meydandır,
O diyarda umman zerre burda zerre ummandır,
Milyarca yıl bir saniye, andan haber sor bize.

O anda düştük turaba orda çektik çok çile,
Şireyi lezzet olarak evvel uğradık dile,
Ademin şekli cismine girdik nebadet ile,
Gıdadan hayata döndük, kandan haber sor bize.

Kan ile girdik ademin cisminde şekil aldık,
İntikal edip Havva’yı nice hayrete saldık,
Dokuz ay dokuz saat ki misafir etti kaldık,
Kalesi et suru kemik, handan haber sor bize,

Biz o handa yaşar iken ne ah ne de vah vardı,
O diyarda alem meçhûl başka bir sabah vardı,
Orda ne hayır ne sevap ne şer ne günah vardı,
Menzil uzak, mekan yakın, yönden haber sor bize.

Öyle bir yöne geldik ki alem içinde alem,
Herkesin kalbi kitaptır iradesiyse kalem,
On yıl yaşa yüz yıl yaşa bin yıl yaşa vesselam,
Gelen gitti, giden gelmez, sondan haber sor bize.

Bu son öyle bir yolculuk muhit berzah sahası,
İlk o mekanda duyulur melekül mevt nidası,
Ya olur cennetten bir köşk ya cehennem gayyası,
Mahşer mizan, sırat nedir, bundan haber sor bize.

Bundan sonra nihayetsiz bir menzile varılır,
Emri bari kudretiyle cümle ruhlar dirilir,
Burda yaptığın kalıba orda mutlak girilir,
O bedenden, o vücuttan tenden haber sor bize.

O bedende, o vücutta biz o tende sır idik,
Kaç bin kere İsrafil sur üflediğin dinledik,
Mansur’un aşk lisanıyla Enel Hakk’ı biz dedik,
Şeriat, tarikat nedir? Dinden haber sor bize.

Dinle verdik ruha cila nice sürdük dem hayat,
Kaç kere padişah olduk kaç bin kere kem zevat,
Gönlüm nusret zemininde yare erdi nihayet,
Ya o nedir ya bu nedir? Senden haber sor bize.

Senlik benliksiz aşıklar halk içinde süflidir,
Vahdeti vücut olanlar Burak-ı refreflidir,
Melek gökte huri gılman bunlar cennet ehlidir,
Şeytan ateşten halk oldu, cinden haber sor bize.

Cin kavmine okuyunca Cin suresin, Mustafa,
Kimisi rıza gösterip buldular haktan vefa,
Bazısı da inanmayıp çektiler daim cefa,
İnsanlara ettikleri, kinden haber sor bize,

Kin kibiri kim kalbinden sildi ise sultandır,
Fitne fesat olanların akibeti hüsrandır,
Bu geliş gidiş içinde ömür çarkı devrandır,
Arifleri n bıraktığı, Ünden haber sor bize.

Ün şereftir, haysiyettir, kendini bilenlere,
Nefsini tanımayanlar nasıl varır mahşere,
Adem kalıbıyla sahip ruh denen şahesere,
Narı nura çevirecek, fenden haber sor bize.

Fen ile fezanın sırrı aşk ehline görüldü,
Vahdet ehli olanlara arzı sema dürüldü,
İlk insanı ilk nebiyi düşün neden sürüldü,
Bura alış veriş mülkü, önden haber sor bize.

Önde gördük kıyametin koptuğunu kaç kere,
Gönül mülkünde seyrettik can gözüyle aşkare,
Tende öldük kanda öldük ruhta öldük kaç kere,
Aşk burcunda şehit düştük, şandan haber sor bize.

Halden hale dolaştığım sırrı bahane idi,
Bela mülkünde yaşarken hayat şahane idi,
Feymânî olarak geldim evvel adım ne idi,
Hangi sıfat nihayetim, ondan haber sor bize.

Aşık Osman Feymani

Kaynak: Şiirdiller

Share

1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

İzzet IRMAK hakkında 340 makale
1981 Van doğumlu. Yüzüncüyıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Mezunu. Milli Eğitim Bakanlığında Öğretmen. Çeşitli dergi, gazete, İnternet sitesi ve platformlarda yazar. Güncel yazılar, gezi yazıları ve öyküler yazmaktadır. Kitap çalışmaları devam etmektedir.

1 geri izleme / bildirim

  1. SEVDA SAVAŞINDA ‘ŞEMŞİR’ OLMAK – İzzet Irmak kişisel web sitesi

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.